Kitap, kimliğini ve geçmişini denizin derinliklerinde bırakıp, coğrafyanın en uç noktasına, Hakkari’nin Pirkanis köyüne "yabancı" olarak düşen bir kazazedenin/sürgünün hikayesini konu alır. Adsız kahramanımız bu köyde yalnızdır, yabancıdır. O onların dilini bilmez, onlar da onun. Hem bir öğretmendir orda hem bir öğrenci. Kitap o kadar sürükleyici ki nasıl bir anda bitti anlayamadım. Ferit Edgü’nün Hakkari’de öğretmenlik yaptığı yıllara ait izlenimlerini anlatan bu kitap biraz anı biraz roman biraz şiir tadında. Anı kadar gerçek, roman kadar sürükleyici ve dili kullanımı şiir gibi… O coğrafyayı, insanlarını o kadar güzel anlatmış ki. Bir de yalnızlığını… Kitapta yine kendini yabancı olarak tanımlayan Halit karakteri var. Sürekli kahramanımızın yanına uğrar. Uğramadığı bir gün kahraman bunu o kadar dert eder ki hatta gidip karısına sorar. Çünkü çok yalnızdır ve küçücük odasına gelen bu köylüye aslında muhtaçtır…
Bir kitabın konusundan çok beni ne kadar çok düşündürdüğü, ne kadar çok cümlenin altını çizdiğimle belirlerim beğenimi. Bu kitabın çoğu yerinde durup düşündüm, bir öğretmen olarak kahramanın çaresizliğiniz anladım.. öğretmen olmaya da gerek yok bir insan olarak bebeklerin gözlerinin önünde ölüşünü, köye hekimin gelmeyişini, köylülerin hasta çocuklar için öğretmene danışmasını ve onun da çaresizce “ama ben hekim değilim” deyişini anladım. Hissettim. Bu kitabı okuduktan sonra bir de Ceyhun Atuf Kansu’nun Kızamık Ağıdı şiirini okuyun lütfen.. İncelememi de yine bu şiirle bitirmek isterim:
Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü…