intro 2/4
Sessizlik..
Bu kent, tamda bu kent; Uysal isimlerle örtülü kirli şeylerin yığınağı bu kent, olanaklar tuvalinin ucunda birkaç gelişi güzel fırça darbesi bu kent; Balon balığına çorap giydirmek gibi uyanıyoruz her sabah, senin tüm alanlarına..
Her köşesinde alarmları farkındalıklara kurulu kayıp ilanları uyuyorken bir de sen kayboluyorsun, eriyip sızıyorsun kentin parmak aralarından dünlere, anılara.
Kenarını sessizce kıvırıyor kalınan sayfa, kendine düşman yeni bir hikaye yazılıyor senden sonra.
Damdan düşer gibi yaşıyorsun, damdan düşer gibi tanıdık hiçbirşeyin tam ortasına..
Sessizlik..
Geçmişime özlem duyuyorum bu sıralar, üstelik otomatikleşiyor bu gün geçtikçe. Sobanın çamaşır askısına asılı taze kangal sucukların baharat kokusuna bulanık bir evde babamın berrak gülümsemesini güneşe şirk koşarak uyanmaktan, akşam ezanında telaşla eve koşturmalarım arasında yaşadığım tüm çocukluk sığasına.
İnsan, yaşı ilerledikçe, elinde olmadan özlüyor dünlerini. O zamanlar eksik kalmış anlamları tamamlamasına yardımcı olan tecrübesi aynı zamanda da geç kalmışlıklarına ve pişmanlıklarına çanak tutabiliyor, nerede hata yaptığını daha net görebiliyor. Düne yarından bakınca neden bu kadar netleşiyor, anlamak güç. Yaşadığı anı neden yarın penceresinden bakmadan, yaşadığı o anda, oracıkta, tam anlamıyla kavrayamıyor insan ? Günlük konuşmalar içinde yaşamını sürdüren yarın önüne geldiğinde neden konuşulduğu anda verdiği heyecanı, telaşı veya umudu veremiyor ?
Hiç !
Sessizlik..
Gecenin ortasında karanlık ışıyan, bilinen tüm acıları çekmiş ve kendinden bıkmış nigehban bir sessizlikle başbaşa kalıyorum sık sık. Engebesiz, girdisiz, çıktısız sade bir durağanlık. Değer verdiğin tüm o yanılsamalar zihinlerinden geldiğince uykuda. Sessizliğin bir süre sonra kapılarını kapatıp