Yani öleceğimiz güne kadar anne babalık yapmak zorundayız. Ölüme hazırlanmak da bizim sorumluluğumuz. Anne baba olarak, çocuğumuza duygusal yükler bırakmama sorumlulugunu taşımalıyız.
Bu sorumluluk genellikle evdeki en kaygılı, hassas çocuk ya da ilk çocuk tarafından üstlenilir. Böyle çocukların duygusal farkındalıkları yüksek olduğu için evdeki yetişkin yokluğunu, düzendeki boşluğu, eksikliği hemen hissederler. Çocukluk kimliklerini mecburen üzerlerinden çıkarıverirler. Yılanların kabuklarını değiştirdikleri gibi onlar da çocukluklarını çıkarıp bir kenara bırakırlar. Çocukluk haklarından feragat Edip kendilerine bir misyon belirlerler:"yetişkin olmalıyım, büyümeliyim!" Doğruyu bilen, akıllı, her durumda makul, aklı başında, açığı kapatan, durumdan vazife çıkaran, izleyen, sürekli gözleyen..." Aman sorun çıkmasın, aman annemin ağzının tadı bozulmasın, aman babam öfkelenmesin..."
Zor bir ebeveynle büyüdüysek, anne babamızın bir gün makul davranacağı beklentisi hiç bitmez, ama o gün hiç gelmez. Zaten bunu kabul ettiğimiz gün de büyümeye başlarız.
Bir çocuk, "annem duygularını ifade etmekte zorlanıyor, bu yüzden bana şefkat ve yakınlık gösteremiyor" diyemez çünkü böyle bir düşünsel donanımı henüz yoktur. Peki böyle bir durumda çocuk ne yapar? Durumu nasıl anlamlandır? Çoğu zaman bunun olağan olduğunu düşünür: ebeveynlerin böyle davrandığını, anne-baba-çocuk ilişkilerinin böyle olduğunu...Zihninde bu hali " normal" olarak kodlar. Zamanla da şefkate, yakınlığa ihtiyaç duyduğunu bile fark etmez. Saçı okşanarak büyümenin, takdir edilmenin, saygı görmenin mümkün olduğunu hiç düşünemez. Başka seçeneği olmadığı için de sağlıksız olana uyum sağlar, onunla yaşamayı öğrenir.