Metin Doğruyol

Metin Doğruyol
@Dogruyolmetin
Merkezi devletler, modern çağlarda sınırları dahilindeki siyasal şiddeti peyderpey azalttı ve son dönemlerde Batılı ülkeler bunu neredeyse tamamen ortadan kaldırmayı başardı. Fransa, Birleşik Krallık ya da ABD vatandaşları şehirlerin, şirketlerin, kurumların ve hatta hükümetin kendisinin kontrolünü ele geçirmek için silahlı kuvvetlere hiç gerek duymadan mücadele edebiliyorlar. Trilyonlarca doların, milyonlarca askerin ve binlerce gemi, uçak ve nükleer füzenin kumandası tek bir kurşun sıkılmadan bir grup siyasetçiden diğerine geçiyor. İnsanlar bu duruma çabucak alıştı ve bunu doğal hakları olarak görüyorlar. Bu nedenle ara sıra meydana gelen ve birkaç düzine insanın ölümüne yol açan siyasi şiddet eylemleri bile devletin meşruiyetine ve hatta bekasına yönelik ölümcül bir tehdit olarak algılanıyor. Büyük boş bir kavanozda ufak bir madeni para çok ses çıkarır. Terör tiyatrosu o yüzden böylesine başarılı. Devlet siyasi şiddetten arınmış kocaman bir boş alan yarattı ve şimdi bu alan akustik etki yaratıyor, ne denli küçük olsa da her silahlı saldırının etkisini artırıyor. Bir devlette ne kadar az siyasi şiddet görülüyorsa, terör eylemlerinin yarattığı kamusal şok da o kadar kuvvetli oluyor. Belçika’ da birkaç insanın öldürülmesi aynı sayıda insanın Nijerya ya da lrak’ta öldürülmesinden çok daha fazla dikkat çekiyor. Demek ki çağdaş devletlerin siyasi şiddeti önlemedeki başarısı, çelişkili bir şekilde, bu devletleri teröre karşı bilhassa hassas kılıyor.
Fransa’ da her yıl yetkili mercilere 10 binden fazla tecavüz vakası bildiriliyor ve muhtemelen onbinlerce vaka da bildirilmeden kalıyor. Ancak tecavüzcüler ve tacizci kocalar Fransız devletinin bekasına tehdit olarak algılanmıyor çünkü devlet tarihsel anlamda cinsel şiddeti ortadan kaldırma vaadi doğrultusunda kurulmamış. Oysa çok daha nadir görülen terör vakalarının Fransız Cumhuriyeti’ne ölümcül tehdit teşkil ettiği düşünülüyor çünkü çağdaş Batılı devletler son birkaç yüzyıldır meşruiyetlerini sınırları dahilinde siyasi şiddete müsamaha göstermeyeceklerine açıkça söz vererek, kademe kademe inşa ettiler.
Avrupalılar yüz yıl önce kimi ırkların, bilhassa beyaz ırkın, doğası gereği diğer ırklardan üstün olduğuna kesin gözüyle bakıyordu. 1945 sonrası bu tarz görüşler giderek daha çok kınanmaya başlandı. Irkçılık sadece ahlaken rezil değil bilimsel açıdan da asılsız bulunuyordu. Fen bilimleriyle uğraşanlar, özellikle de genetikçiler Avrupalı, Afrikalı, Çin ve Amerikan yerlileri arasındaki biyolojik farkların göz ardı edilebilir düzeyde olduğuna dair oldukça sağlam kanıtlar ortaya koydu.
İşleri karıştıran şu ki, çoğu durumda insanlar ne yardan geçmek istiyor ne serden. Birçok ülke yabancıların enerji, beceri ve ucuz işgücünden faydalanmak için yasadışı göçe göz yumuyor ve hatta geçici süreli yabancı işçi alımına gidiyor. Ancak aynı ülkeler sonrasında göçmen istemediklerini söyleyip bu insanlara yasal bir statü tanımayı reddediyorlar. Uzun vadede bu yaklaşım Katar ve pek çok diğer Körfez ülkesinde olduğu gibi üst sınıfların güçsüz yabancıları istismar ettiği hiyerarşik bir toplum yapısına sebep olabilir.
Türkiye’nin sınırı geçmek isteyen Suriyeli mültecilere izin vermek gibi ahlaki bir zorunluluğu olabilir. Fakat bu mülteciler daha sonra İsveç‘e geçmeye çalışırsa İsveç bunu kabul etmeye mecbur değil. İş ve refah arayan göçmenlere gelince, alınıp alınmamak ya da hangi koşullarda alınacakları tamamen ev sahibi ülkenin bileceği bir şey.