Dünyada en ziyade nimet ve refah içinde yaşamış bir kimse, cehennem ehli arasından getirilir; ateşe bir lahza daldırılır ve kendisine denilir ki:
“Hiçbir hayır ve saadet gördün mü?”
O da der ki:
“Hayır, Vallahi hiçbir hayır görmedim.”
Ve dünyada en şedîd belâ ve mihnetlere dûçâr olmuş bir kimse, cennet ehli arasından getirilir; cennete bir lahza daldırılır ve kendisine denilir ki:
“Hiçbir sıkıntı ve meşakkat gördün mü?”
O da der ki:
“Hayır, Vallahi hiçbir sıkıntı görmedim.”
Bu mana, insanın kalbini titretir ve ruhunu sarsar:
Âhiretteki tek bir an, dünyadaki bütün elemleri ve bütün lezzetleri mahv ve yok eder.
Dünyada dağ gibi telakki ettiğimiz musibetler, hakikî hayatın mizanında bir zerre-i gubâr hükmüne iner.
Rızâ ve sabır hakkında söylenen sözler, imanın cevheridir:
• Kul rızâ gösterirse, rızâ onun nasibidir.
• Kul hoşnutsuzluk gösterirse, hoşnutsuzluk onun payıdır.
Bu, Hakk Teâlâ’nın değişmesinden değil; bilakis insan kalbinin rızâ ile şekillenip sükûn bulması, hoşnutsuzluk ile ise aşınıp yıpranması sebebiyledir.
İmanın hakikî özü şudur ki:
Her kaderin ardında bir hikmet bulunduğuna iman etmek; onu idrak edemesek bile teslim olmak ve Hakk Teâlâ’nın dilediğini dilediği gibi icra ettiğini kabul etmektir.
Zâhirde bir imtihan ve mihnet gibi görünse dahi, O’nun fiilleri hakikatte hep hayır ve rahmettir.