Hikâye, öncelikle ve en başta kozmolojik bir meseledir. Bir şey anlatmak için bir tür yarı-tanrı gibi başlarsınız işe; bu yarı-tanrı, içinde tam bir güven duyarak hareket edebilmeniz için olabildiğince kusursuz olması gereken bir dünya yaratır.
Şiirde, sözcükleri çevirmek zordur, çünkü önemli olan, sözcüklerin özellikle birden çok anlama sahip olmaları yanında sesleridir de, içeriği belirleyen de sözcüklerin seçimidir. Hikâyede, tam tersi bir durumla karşı karşıyayızdır: Ritmi, üslubu, hatta sözcük seçimini belirleyen yazarın kurduğu evrendir, o evrende yaşanan olaylardır.
İlk romanımı yazdığım sırada birkaç şey öğrendim. İlki şu: "İlham", sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir. Eski bir söz vardır, dehanın yüzde onu ilham, yüzde doksam terdir, der. Fransız şair Lamartine'in en iyi şiirlerinden birini nasıl yazdığından sıkça söz ettiği söylenir: Bir gece ormanda gezinirken şiirin ani bir ilhamla, aklına eksiksiz geldiğini öne sürermiş. Ölümünden sonra çalışma odasında o şiirin pek çok versiyonunu bulmuşlar, yıllar boyu yazıp yazıp düzeltmiş şiirini.
İnsanlar bana sık sık neden bir roman yazmaya karar verdiğimi sordular, sıraladığım nedenlerin hepsi de (nedenler o anki ruh halime göre değişiyordu) büyük olasılıkla gerçekti, yani hepsi de yalandı. Sonunda şunun farkına vardım ki verdiğim yamtlar arasında tek doğru olan, hayatımın bir noktasında bunu yapma dürtüsünü duymuş olmamdı; sanırım bu da yeterli ve makûl bir açıklamadır.