Dr.Fibonacci

Dr.Fibonacci
@Drfibonacci
Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak. Huzursuzluk duyacak ve ne yaşamdan hoşnut olacak, ne de rahatlıkla ölebilecek. Yaşlandıkça ölüm korkusu büyüyecek. Başkalarının yanında kendini güçlü göstermeye yeltense de, yalnız kaldığında, hiç değilse kendi kendine yalan söylediğinin bilincine varacak. Bu bilince varsa, o bile bir adım. Birçoğu yalanı gerçek gibi algılayacak kadar sıyrılmış kişisel özgürlükten. Oysa insan, hem yaşamı, bize sunulan bu en yüce olguyu, hem de yaşam sonunda sonsuzluğa varmayı hak etmek zorunda. Yaşam, bu gelişmeye tüm kapılarını açan bir olgu. Gelişigüzel geçip gidilecek bir varoluş değil insan varoluşu. Biçimlendirilecek, değiştirilecek, sınırsızlaştırılacak bir HER ŞEY. Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım.
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
O kentte, yalnız günlük yaşam bekliyor beni. Sevdiğim, belki, birbirimizi sevdiğimiz bir insan var evimde. Ya da uzun yılların, birlikte yaşamanın bıraktığı bir sevgi. İkimiz de, yaşamları ayrı ayrı aradığımızı, başkalarıyla daha mutlu olduğumuzu biliyoruz. Ama başkalarıyla olan mutluluğumuz gene de beraberliğimizden mi kaynaklanıyor. Hayır bunlar yalan ilişkiler. Çevrenin yozluğu içinde yalanlaşan ilişkiler. Kendimizle nasıl hesaplaşıyorsak, birbirimizle de öyle hesaplaşmamız, açık olmamız gerek. Ama olamıyoruz. Hayır, henüz o kentteki günlük yaşama dönemem. Orada her şey gelişigüzel. Sen günlere birşeyler getirmedikçe, günler sana hiçbir şey getirmiyor. Boş bir caddede yürüme olanağı bile yok. Her köşe, her cadde öyle dolu, öyle dolu, öyle dolu ve bu doluluk içinde öyle boş, öyle boş, öyle boş ki... Kentin gizemi diretiyor, zaman zaman uzaktan kendini duyurmaya çalışıyor... Ama boşuna. Kentin gizemi gene anılarımızın bize yansıması. Başka hiçbir şey değil.
Edebiyat
Sabah kentin büyük bir bölümünü pencerenin gerisinde görüyorum. Bu denli çok ülke, bu denli çok insan, bu denli çok roman kahramanı tanımalı mıydım. En yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı. Uçaklara, trenlere, otobüslere bu denli çok mu binmeliydim. Çeşitli kentlerin gecesinin uzantısında yaşayıp, sabahları uyanıp, gündüzleri uzun caddelerini mi yürümeliydim. Bir alan ve birkaç caddeden oluşan küçük bir kentte neden sınırlanmadı yaşamım.
Edebiyat
Prag’a giden vagonda karşımda oturan özlemim, bu bilmediğim otelin, yabancı odasında sanki beni karşılıyor. Ondan, bu duygudan, bu istekten, içimizde yaşatma çabası gösterdiğimiz bu sevgi özleminden, özlemin biçimlendirdiği kişiden, düşüncelerimizin biçimlendirdiği derin bağlardan, bu duygular kendi dünyamızda, yalnızlığımızda kalsa da, bir rahatlık, bir kalıcılık, bir hoşnutluk akıyor. Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken. Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular, bir kişi olarak belirlenmese de. Ama insan bu duygularını, birinin tenine, bedenine aktarabilirse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor. İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.
Edebiyat
Niçin dünyaya geldiğini bilmiyor musun?
“İyi ki bölündü Almanya. Yoksa sanayi o denli gelişirdi ki, Almanlar Üçüncü Dünya Savaşı’nı çıkarırdı gene” diyor. “Altı milyonu gazla öldürdük. Öldürmemeliydik. Ama yaptık” , diyor. Ve öyle umursamadan söylüyor ki, sanki bir şişe bira daha ısmarlıyor. O an korkuyorum. Hem korkuyorum, hem de insan olmaktan utanıyorum. Gece yarısı uyanıyorum ve bu tümceyi söyleyişindeki gelişigüzel tavrını anımsıyorum. Birdenbire o denli uyanığım ki.
Edebiyat