Çocuklar ve çocukluk o kadar kıymetli ki... İnsan öyle anlarla karşılaşıyor ki gençken ya da yetişkinken belleklerde bir kıvılcım oluveriyor. Kimi zaman sıcak bir gülümseme, kimi zaman bir melodi, kimi zaman kokusuyla evi büsbütün sarmış mis gibi bir anne yemeği, kimi zaman çocukluğun geçtiği sokaklardan geçmek; kimi zamansa bir çocuğa gülümsemek, oyunlar oynamak hatta mızıkçılık yapmak, başını okşamak, gözlerine bakıp can-ı gönülden dinlemek, ellerinden tutmak ya da içine sokarcasına sarılmak... Bir zihin dolusu çocukluk anısını aydınlatıyor alevlenen kıvılcım, gözünün ortasına seriveriyor insanın. İnsan işte böyle anlarda çocuk bakıyor, çocuk gülüyor, çocuk koşuyor, yine o zamanlardaki gibi sarılmak istiyor, yani masumiyeti ve samimiyeti hatırlıyor. Sanki bu dünyadan göçüp gitmiş bir yakını ile karşılaşıyor ya da çocukluk arkadaşını ya da en sevdiği oyuncağını görüyor. Ama her kim ve ne ise çocukluğundan, masum ve günahsız zamanlarından geliyor. İster güzel anılarla ister kötü günlerle dolu olsun bu çocukluk; insana bir bakma, görme, duyma ve hissetme kabiliyeti veriyor. O öyle bir hâl ki derinden, masum ve samimi çocukluğundan geliyor.
Hele bir de bu çocukluk taa o zamanlarından kitaplarla yoğrulmuşsa bu bellek daha bir billur hâle geliyor. Debisini yağmur suları ile artıran bir nehir misali yatağına sığmayacak derecede doluyor ve taşmak için imkan arıyor. Ya yazarak ya da anlatarak fazlasını boşaltıyor ve dinginliğine geri dönüyor. Ercan Kesal'ın Peri Gazozu da işte bu zaman süzgecinden geçip bize kadar akmış, gelmiş. Bergman da kendi filmleri için "Çocukluğuma giden kanalları açık tutmaya devam ediyorum. Sanırım pek çok sanatçı için aynı şey söz konusudur. Çocukluğum hayal gücümü şekillendirmekte ve benim için geçmiş daima şimdiki zaman olmaktadır." diyerek