Sekizinci Günün Güneşi, adını sadece tarihî bir savaştan almaz; altı gün süren 1967 Savaşı’na gönderme yaparken, esas vurgusu “sekizinci gün”dür. Yani savaş bittiği hâlde insanların, toprakların ve hafızaların hâlâ yıprandığı, travmanın hiç bitmediği gün. Nasrallah, bu romanda bireysel kahramanlardan çok toplumsal bir hafızayı işler: deve sabrın yükünü taşır, hurma ağacı kök salmanın direncini fısıldar, insanlar ise kaybettikleri evlerin gölgesinde yaşamayı öğrenir. Dil şiirsel, anlatım sarsıcıdır; roman bir savaşın masalı değil, gerçeğin tam kalbine uzanan bir hafıza metnidir. Okurken anlıyorsunuz ki bazı güneşler doğmuş olsa bile, insanın içindeki ışık hâlâ yanmaya devam eder ve hatırlamak, direnmenin kendisidir.
"Halil, babasını hiç görmedi," dedi. "Çünkü o, çok uzaklar da çıkan bir savaşta öldü. Ne onun savaşıydı o ne de bizim. Birbirlerine karşı üstünlük kurmak isteyen iktidar sahiplerinin savaşıydı. Ve bu tür savaşlarda asıl kaybedenler, savaşı başlatanlar değil, savaşmaya mecbur kalanlardır. Çünkü savaş, onların kendi savaşı değildir."