Ve dedi ki: Evet bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak, hem sineği halkettiği gibi semavatı da icad edecek, hem Güneş'i semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen, hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.. semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet'i yapıp, kapısını bana açar; "Haydi gir" der.
Yapılması gereken, önce yaşamak sonra konuşmaktır. Aynen Hz. Ömer gibi... Hani herkes cüzlerle Kur'ân ezberlerken o ayet ayet ezberliyor, hıfzının yavaşlığını soranlara da: "Hayatıma geçirmeyene kadar ikinci bir ayet ezberlemiyorum" diyordu. Yaşamadığını anlatan sadece kendine anlatmış olur. Sözün tesir kazanabilmesi, o sözün sahibinin yaşantısı ile birebir orantılıdır. Söz, hatibin yüreğinden çıkarsa, muhatabın yüreğine ulaşacak, yok eğer dilinden çıkarsa muhatabın kulak kepçesine dahi ulaşmayacaktır.