Dağlar ve uçurumlar da insanın gönlüne ferahlık veren şeyler değildir. Onlar da üstümüze yürüyen Vahşi bir hayvanın dişleri ve pençeleri gibi korkulu, belalıdır; aczimizi öyle yüzümüze vururlar ki, hep ölüm tasası içinde yaşarız. Kayalıklar ve uçurumlar üzerindeki gök de sanki insanları bırakıp uzaklara gitmiş, erişilmez bir ülkedir.
Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmeden kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görüyordu.
Yirminci asır bir tuhaf başladı... Ondokuzuncu asrın bereketi yok bu yüzyılda. O şairler, yazarlar, yerlerini şimdilik askerlere bıraktılar. Korkarım bir süre daha böyle devam edecek. Bu yüzyıl ölümü fazla sevecek gibi...