Ben kimim diye sorduğum gecelerin birindeyim. Kabuslarımın ve mahvoluşlarımın tam orta yerindeyim. Haset insanların hasat edildiği dünyada benliğim ve kahrolası kimliğimle yapayalnız bir kimseyim. Anlaşılması zor duygularımın, dünyanın gerçeklerine uymayan sancılarımın beni mağlup ettiği, kötülüklerinin farkına dahi varamayan insanların her yeri ve herkesi zapt ettiği bir kuledeyim. Şu an yüksek bir yerde güzel insanlara el sallıyorum. Gelmeyeceklerini biliyorum. Avuntularımdan ve hezeyanlarımdan bir türlü sıyrılamıyorum.
İnsanların derdi nedir bilmiyorum. Onların önyargılarına takılıp, önünü dahi zor gören, ne yapacağını bilemeyen, tek başına kalmışların, kimsesizlerin, kırılmışların ve umutsuzların izinden gidiyorum. Bu kadar kötü bir dünyada iyi kalabilmenin, insan olabilmenin ağırlığını taşıyor, bazen insanım diye gezenlere iğrenerek bakıyor, mutsuzluklarının ve acziyetlerinin acısını bizlerden çıkarmaya çalışan küçük insanları görerek güzel günleri umut etmeme şaşırıyorum.
Umut belki de kötüdür. Belki de hiç olmamıştır. Olması istenir. Karanlık gecede güneşi aramak gibidir. Güneş ise sadece ışığı arayanlar için iyidir. Rehberi karanlık olanlar aydınlığı reddederler. Herkesi kendi gibi bilme ve kendine benzetme eğilimindedirler. Uykuları kaçırır, diğer insanların mutsuzluğuyla avunurlar. Gerçek trajedi onların eseridir, çünkü ben büyüdüm ben oldum zannedenler en büyük umutsuzlukları ve en büyük yalanları savunanlardır. Onlar ışıktan korkanlardır. Onlar “kişi kendinden bilir işi” tezini savunanlardır.
Bilmiyorum diyebilseler, işi ehline bırakabilseler, benlik duygularının esiri olmaktan kurtulabilseler, insanları üzmekten ve kırmaktan uzak durabilseler her şey daha güzel olurdu.
İmkansız olayların olasılığının sıfır olması gibi bu insanlar da bu dünya için koca bir