Dinlediğim müzik, abartılı olmasının yanında, uzun yıllar içinde oluşmuş bir felsefe ve hayat tarzı da içeriyordu. Zaten bu, bütün azınlık müziklerinin de iddiası olmuştur. Toplumda bir konuya ilgi duyan kişilerin sayısı azsa, derhal parçalanmaz bir kabuğun içine çekilip çeteleşmeye başlar. Sokaklarda birbirlerini tanıyıp bir sigara ya da başka bir şey isteyebilmeleri için kollarına, bacaklarına belirleyici aksesuvarlar takarlar. Hep böyle olmuştur. Parkalardan latekse kadar... Ve dahil olduğum müzikal sınıf da, hayatı diğer insanlardan farklı algıladığını düşünerek, geriye kalan bütün müzik tarzlarını aşağılamaktaydı. Müzikal militanlar olarak konserlere gitmek, şarkı sözleri hakkında sabahlara kadar tartışmak bana büyük zevk veriyordu.
Zaten acıya ve yalana ne kadar dayanabileceğimi hep merak etmişimdir. Aslında sadece birkaç yıl merak ettim çünkü bir gece aynaya baktığımda, kıpkırmızı gözlerim bana bütün dünyayı ve iğrençlik lerini hazmedebileceğimi söylemişti.
Geri dönüp verandayı geçti. Sürekli esen kara rüzgârla ikisi, önceki gibi gene tek bir kapıdan girmeye çalışan iki kişiydiler sanki. Ama rüzgâr içeri girmek istemiyor, diye düşündü Wilbourne. Girmesi gerekmiyor. Girmek zorunda değil o. Sırf eğlenmek için, domuzuna o da işe karışıyor. Kapının tokmağına dokununca rüzgârın varlığını orada da hissetti, sonra fısıldayan, ıslık çalan sesini hemen yanı başında duydu. Rüzgâr neredeyse kıkır kıkır gülüyor, ağırlığını onunkine ekleyip kapıya yüklenerek açılmasını kolaylaştırıyor -fazlaca kolaylaştırıyor, gizlediği gerçek gücünü ancak kapı kapanırken hissettiriyordu; Wilbourne'un kapıyı kapaması da kolay oldu
hayatın acılarını haykırması, boş yere çabalamanın, acı çekmenin sınırsızlığını ilan etmesi gibi; çabalamanın, acı çekmenin bu sınırsızlığı, anlaşılan canlılar için ölümsüzlük diyebileceğimiz tek şeydir