Dr.Ebubekir Yıldırım

ÖZÜ İTİBARİYLE ALLAH'IN, CİSİM MEKAN SAHİBİ VE MUAYYEN BİR CİHETE MAHSUS OLDUĞUNU İDDİA EDENİN KAFİR OLACAĞI HAKKINDADIR Bunu iddia eden kâfirdir. Çünkü bize göre bir cihete ve bir mekana has olan her şey, sonradan yaratılmış hadis bir var- lıktır ve onu yoktan var eden bir Yaratıcı vardır. Ama Allah'ın cisim ve cihet sahibi olduğunu iddia edenler, kendisine işaret edilmesi mümkün olan varlıkların dışında bir varlığın mev- cudiyetini inkâr etmişlerdir. Yani onlar Allah olduğuna iman edilen varlığı inkâr etmişlerdir. Onun zatını inkar ettikleri için de kâfir olmuşlardır. Mu'tezîle'nin durumu buna benzemez. Çünkü Mu'tezîle, his ile kendisine işaret edilen şeylerin ötesin- de bir varlığın olduğuna inanır. Ancak onlar sıfatlar hakkında bizden farklı düşünmektedirler. Mücessime ise Allah'ın zatı- nın ve vücudunun ispatında bizden farklı düşünmektedir. Bu farklılık, hep devam etmiştir. Dolayısıyla Allah'ın zatını inkâr ettikleri için küfür hükmü onlara gerekli olmuştur. Mu'tezîle ise Allah'ın zatında değil, sıfatları hakkında böyle düşündük- leri (yani tenzihe ağırlık verdikleri) için, onlara küfür hükmü- nün verilmesi doğru olmaz.
Ve aylar sonra geri geldik
Sokrates'in Doktrini Sofroniskus'un (Sophronisque) oğlu Atinalı Sokrates 568 faziletli bir fi-lozof ve zahittir. Felsefeyi Pythagoras ve Arselaus (Archellaos)'dan öğren-di. Felsefenin ilahiyat ve ahlak bölümleriyle uğraştı. Züht, nefs terbiyesi ve ahlak tasfiyesi ile meşgul oldu, dünyanın zevk ve lezzetlerinden yüz çevirdi, dağa çekilerek oradaki bir mağarada yaşadı. Kendi zamanındaki devlet ileri gelenlerini, Allah'a şirk koşmaktan ve putlara ibadet etmekten menedince, aşağı tabakayı ona karşı tahrik ettiler, onu öldürmek suretiyle mevkilerini korumaya yöneldiler. Kral onu hapsettikten bir süre sonra zehirleterek öl-dürdü. Hikâyesi meşhurdur ve bilinmektedir.
Pythagoras'ın iki yetişkin talebesi vardı. Bunların ilki Merzinuş (Mar-zinuş?) olarak tanınan, Filinikos (Philonikos?) İran'a giderek insanları Pyt-hagoras'ın düşüncesine çağırmış ve hikmetini bu kavmin Mecusiliğine katmıştır. Diğeri ise Kalanos'tur, bu kişi de Hindistan'a giderek insanları hocasının hikmetine çağırmış, düşüncelerini Brahmanizm'e katmıştır. Fa-kat Mecusiler ilkinin düşüncelerinin cismanilik yönünü, Brahmanistler ise ikincinin düşüncelerinin ruhani yönünü benimseyip almışlardır. Pisagor'un haber verip tavsiye ettiklerden bir kısmı şunlardır: Ben aşırı bir riyazet sonucu bu ulvî âlemleri müşahede ettim, tabiatlar äleminden nefs ve akıl âlemine yükseldim, oradaki soyut suretlere ve onla-rın güzellik, parlaklık ve nurlarına baktım, onların şerefli nağmelerini, ha-zin ruhani seslerini işittim. Bu âlemde bulunan şeyler, tabiatın ve onun üs-tünde bulunan en parlak, en şerefli, en güzel âlemlerin sonucu olarak az bir miktar güzelliğe sahiptir. Bu tavsif, nefs ve akıl âlemine giderek orada du-rur, akıl ve idrak orada bulunan şeref, kerem güzellik ve parlaklığı vasfede-mez. Sizin çabanız ve gayretleriniz o âlemle irtibat kurmak için olsun. Bu sayede size ulaşan zeval ve fenadan sonra, her şeyi ile güzellik, parlaklık, se-vinç ve sürur, izzet ve hak olan bir âleme intikal etmiş olup beka ve deva mınız uzun olsun, sevinciniz ve lezzetleriniz daimi ve kesintisiz olsun.
Demokrit zamanında felsefe ile meşgul olan Epikür'e göre ise mevcut-lanın ana ilkeleri, halâdan (o devrede uzayı doldurduğu, yıldız ve felekleri oluşturduğu sanılan havadan hafif saydam ve esnek madde) ve halâda hare-ket eden, aklen idrak edilebilen cisimlerdir. Onun düşüncesine göre halanın sonu olmadığı gibi, cisimlerle ilgili üç şey, şekil, büyüklük ve ağırlık haricinde cisimlerin de nihayeti yoktur. Demokrit cisimler için sadece iki şeyi, şekil ve büyüklüğü kabul ediyordu. Belirttiğine göre bu cisimler parça-lara ayrılmazlar yani etkilenip çoğalmazlar. Bunlar akledilir ve vehmi olup hislerle algılanmazlar. Bu cüzler hareketlerinde ya zorunlu olarak veya rast-lantıyla hareketlenirler, cihetleriyle çarpışıp vuruştuklarında bundan âlemin suretleri ve şekilleri meydana gelir. Onlardan nakledildiğine göre rastlantı kelimesini kullanmaları, çarpışma ve vuruşmayı gerekli kılan ve bu suretleri var eden bir yapıcıyı kabul etmemeleri sebebiyledir. Oysaki bunlar yaratıcı-yı kabul edip, cevherlerin hareketinin sebebini de ortaya koydular fakat cüzlerin çarpışmasına gelince burada rastlantı kelimesini kullandılar. Böyle olunca âlemin de rastlantıyla meydana geldiğini söylemeleri gerekir.
Sayfa 315·Kitabı okuyor