Aranızda kaç kişi hayatın gerçek anlamını biliyor? Kendinizi bir dolaba kilitli olarak düşünün. Küçük, dar ve karanlık bir yer. Kilitlisiniz ve dışarı çıkamıyorsunuz. Kapı var ama kapının tokmağı yok. Kapının altından ışık sızıyor ve yere oturarak o ışığı izliyorsunuz parmaklarınızla. Üstelik de oturduğunuz yerde birinin gelip de kapıyı açmasını diliyorsunuz çünkü içerideki havanın yetersiz olduğunu düşünüyor ve çok geçmeden boğulacağınızı sanıyorsunuz. Dışarı çıkmak istiyorsunuz. Işığın ve havanın bol olduğu özgürlüğe atılmak dileği bu..
Sevdiğiniz herkesin yaşlanıp ölüşünü izlemek zorunda olduğunuzu düşünün ve dikkat çekmemek için her sekiz yılda bir kimlik ve şehir değiştirmek zorundasınız bir de asla ama asla aşık olmamanız gerekiyor. Çünkü aşk, bir faniye bağlanmak ve kaçınılmaz olarak yeniden o devasa kayıp acısıyla yüzleşmek demek. Yüzlerce yıl yaşamak mı? Sanırım istemezdim ben de. Kitap fantastik bir metafor üzerinden tamamen insan olma sancısını ve yaşama tutunma çabasını anlatıyo esasında, yüzlerce yıl yaşasan da.
Matt Haig bize Tom aracılığıyla çok güzel bi şey fısıldıyor, Zamanı durdurmanın yolu, zamanda asılı kalmak ya da ölümsüz olmak değil. Zamanı durdurmanın tek yolu, anı gerçekten yaşamak ve ne pahasına olursa olsun sevebilme cesaretini göstermek. Çünkü acı çekmek, hayatta olmanın ve hissetmenin bir kanıtı.
Kitabın dili su gibi akıcı.Tarihsel figürlerin hikayeye dahil oluşu hiç sırıtmıyor, aksine Tom'un melankolisini çok güzel beslemis.
Eğer bu aralar hayatın koşturmacası içinde kendinizi kaybolmuş hissediyosanız, Tom'un 400 yıllık bilge ama yorgun sesine kulak verin. İçsel, sakin ve hüzünlü ama sonunda umut vaat eden bir yolculuk.