“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım. Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür, o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir.”
Son zamanlarda dönüştüğüm kadını, yaşamakta olduğum hayatı, böyle biri olmayı ve böyle bir hayat yaşamayı, kendim dışında başka biriymişim gibi davranmanın gülünçlüğünden özgürleşmeyi daima nasıl da çok istemiş olduğumu düşünüyorum.
Hayatımda önemli bir değişim oluyor ve bu değişim, sürecin kesilmeden tamamlanabilmesi için zamana ve alana ihtiyaç duyuyordu. Daha basit ifadesiyle, fırından yeni çıkmış bir kektim ve üzerime şekerli sos dökülmeden önce biraz daha soğumaya ihtiyacım vardı. Bu değerli zaman diliminde kendimi aldatmamam gerekiyordu. Hayatımın kontrolünü tekrar kaybetmek istemiyordum.