Bugün sizlere Türk Edebiyatından kıymetli bir kitapla geldim. Namık Kemal’in yazdığı “İntibah”, Tanzimat döneminde yazılmış olmasına rağmen merkezine çok tanıdık bir meseleyi alıyor: yanlış bir arzunun, insanı bile isteye nasıl felakete sürüklediğini. Namık Kemal bu romanda ahlaki bir çöküşü adım adım izletiyor ve bunu yaparken okuru rahatlatmıyor; tam tersine, bilerek huzursuz ediyor. Ali Bey’in hikâyesi bir “aldatılmış genç” hikâyesi değil, yanlışta ısrar eden bir karakterin hikâyesi.
Ali Bey iyi eğitimli, imkânları olan ve ne yaptığını anlayabilecek bir karakter. Bu yüzden onu okurken “zayıf” diyerek geçemiyorum. Çünkü burada olan biten, sadece kandırılmak değil; bile bile görmezden gelmek, bile bile yanlışta kalmak. Mahpeyker’e duyduğu tutku bir noktadan sonra masum bir zaaf olmaktan çıkıyor, çevresine ve özellikle Dilaşûb’a yönelmiş açık bir kötülüğe dönüşüyor. Kitabı okurken Ali Bey’e inanılmaz sinirlendim; çünkü yaptığı her hatada geri dönme şansı varken, o en kolay ama en yıkıcı yolu seçiyor.
Dilaşûb karakteri bu kötülüğü daha da görünür kılıyor. Sessizliğiyle, sadakatiyle, kırılganlığıyla Ali Bey’in vicdansızlığını yüzümüze vuruyor adeta. Onu okurken üzülmekten çok öfkelendim; çünkü Dilaşûb’un yaşadıkları kader değil, Ali Bey’in tercihlerinin sonucu. Ve bu noktada roman benim için bir aşk hikâyesi olmaktan çıkıp, ahlaki bir yüzleşmeye dönüştü.
Namık Kemal’in dili bana ağır gelmedi; aksine dönemine rağmen oldukça akıcı ve etkileyici. Betimlemeler hikâyeyi yavaşlatmıyor, karakterlerin iç dünyasını daha da netleştiriyor.
İntibah’ı okurken Ali Bey’i sevmedim, savunmadım, hatta affetmedim. Ama kitabı sevdim. Çünkü bazı romanlar, iyi insanları değil; kötü seçimlerin sonuçlarını anlatır. Ve İntibah, tam olarak bunu yapan, rahatsız edici ama güçlü bir roman.