Beni kendime getirmek için, güvende hissettirmek için elinden geleni yapmış ama istediğini aldığında, güçlerine ve topraklarına tekrar kavuştuğunda.. çabalamayı bırakmıştı. Hâla iyiydi, hala Tamlindi ama... haksızdı işte.
Birden, kenetlenmiş dişlerimin arasından kesik kesik soluyarak ağlamaya başladım. Gözyaşlarım iltihaplı yaramı temizliyordu ve Cassian oradaymış, Rhys'le Azriel oradaymış, umurumda bile değildi.
Çelik şıkırtıları durdu.
Ardından yumruğum çıplak tene çarptı ve o anda idman yastıklarını delip geçtiğimi, hayır, yakıp geçtiğimi fark ettim.
Ben de durdum.
Ellerimdeki sargılar isli karalılara dönüşmüştü. Cassian devam etme ihtiyacı duyarsam yumruklarımı karşılamak için avuçlarını yukarıda tutmaya devam ediyordu. "Sorun değil," dedi usulca. Kibarca.
Belki bitkinlikten, belki kırılmışlıktan, "Onları öldürdüm," diye fısıldadım.
Olayın olduğu günden beri ilk kez yüksek sesle söylüyordum.
Cassian'ın dudakları gerildi. "Biliyorum." Ne övgü, ne yergi.
Sadece saf anlayış.
Ellerim gevşeyip iki yanıma düşerken, yeni bir gözyaşı seli
tüm bedenimi titretti. "Ölen ben olmalıydım."
Söylemiştim işte.
Bulutsuz gökyüzü altında dikilirken, kış güneşi başıma vururken, etrafımda kayalardan başka hiçbir şey yokken, kaçıp saklanabileceğim, sıkı sıkı sarılabileceğim tek bir gölge yokken... söylemiştim.
Sonra karanlık geldi: yatıştırıcı, anlayışlı karanlık. Hayır, karanlık değil - gölge. Ve tere batmış bir erkek vücudu tam önümde durdu. Nazik parmaklar çenemi tutup kaldırdı, kaldırdı, kaldırdı, ta ki Rhysand'ın yüzünü görene kadar.
Kanatlarını çevremize sararak beni kozasına aldı.