Horasan; büyülü, mistik ve uzak coğrafya. Geçmişin cenneti, parçalanmış bir hülyanın güç bela hatırlanan izi. Zamanın bir yerinde yaşanmış bir hayatın bugüne bir eda olarak kalmış yankısı. Yamaçlardan uğultuyla inen aşiretlerin, orduların, kervanların kederi. Bir gerçeklik değil de bir masalmış gibi anlatılan zaferlerin, yenilgilerin, kırımların, göçlerin soylu coğrafyası. Bugünün avuntusu, geçmişin sığınağı. Solgun vadilerin tertipli dağlarla buluştuğu, suların eski bir dalgınlıkla aktığı, rüzgarın köşelere biriktiği yer.
Yezidiler bu dünyanın göçebeleri, ahiretin de konuklarıydı. Ne zaman dünya siyasetten ısınıp çalkalanacak olsa, Yezidilerin başına ateş yağardı. Herkes onlara saldırmaya başlardı. Kimsesiz ve arkasızdılar, dünyanın devrinden ve feleğin çarkından bir şey anlamazlardı. Dört bir yanları ateşle çevrelenmişti. Müslüman denizinin ortasında kadim bir ada idiler. Müslüman Türkler, Araplar, Acemler ve Kürtler ile Hıristiyan Ermeniler düşmanca bakarlardı onlara ve kılıçlarını Yezidilerin başının üstünde sallayıp dururlardı.
Evet, beyaz elbiseleri, temizlik ve güzelliğin nişanesi idi. Yezidi dininin tarik ve kaidelerinde Zerdüşt’ün, Musa, İsa ve Muhammet peygamberin öğretilerinin izleri vardı.