Sigmund Freud’un "Kadın Cinselliği Üzerine" adlı eseri, insan cinselliğinin psikolojik, kültürel ve toplumsal katmanlarını irdeleyen derin bir çözümleme sunar. 80 sayfalık bu yoğun çalışma, Freud’un psikanalitik teorilerinin özünü yansıtırken, aynı zamanda dönemin sosyokültürel yapısına dair bir eleştiri niteliği de taşır. Eser, cinselliği salt biyolojik bir dürtü olarak değil, varoluşsal bir gerçeklik ve bilinçdışı ile bilincin çatışma alanı olarak konumlandırır.
Freud’un eserinde, kadın cinselliği özellikle Oidipus ve Electra kompleksleriyle ele alınır. Ancak burada dikkat çekici olan, bu cinselliğin, kadının kimliğini nasıl inşa ettiği ya da nasıl edilgenleştirildiğidir. Freud’a göre, kadın cinselliği, penis kıskançlığı ve kastrasyon korkusu gibi semboller üzerinden açıklanır. Bu, erkek merkezli bir psikanalitik yapının içerisine kadını hapseder. Kadın, eksik olanı arzulayan bir varlık olarak tanımlanır ve bu tanım, kültürel olarak kadına atfedilen rollerle örtüşür.
Bu noktada, Freud’un teorisini felsefi bir zemine oturtmak gerekmektedir. Onun kadın cinselliğine dair görüşleri, Hegelci diyalektik bir sürecin içinde okunabilir. Hegel, efendi-köle diyalektiğinde bireyin kendi öznelliğini, başkası üzerinden tanımladığını savunur. Freud’un kadını erkek üzerinden tanımlayan cinsiyetçi söylemi, bu diyalektiğin cinsiyetler arası bir yansıması olarak görülebilir. Kadın, erkeğin tahakkümü altında kendini bulmaya çalışır; ancak bu süreçte kendi özgün cinselliği ya da varoluşsal özgürlüğü, erkek merkezli bir söylemin gölgesinde şekillenir.
Freud’un "kadın cinselliği" üzerine inşa ettiği bu teori, Nietzsche’nin "üstinsan" kavramıyla bir tür çatışma içine girer. Nietzsche, insanın özünü ve kaderini kendi arzularıyla yaratabileceğini öne sürerken, Freud, kadının bu yaratım