Kur’an’ın mesajı evrenseldir; insanların ırklarına, dillerine ve coğrafyalarına bağlı değildir. İlahi hitap, belirli bir topluluğa değil, bütün insanlığa yöneliktir. Buna karşılık kültür yereldir; doğulan coğrafyanın tarihsel birikimi, toplumsal alışkanlıkları ve yaşam biçimleri içinde şekillenir. Bu nedenle Müslüman bireyin dinini koruma çabası çoğu zaman kültürünü koruma refleksiyle karışabilmektedir.
Oysa Kur’an, dinde yer alan yükümlülükleri açık, sade ve uygulanabilir bir şekilde ortaya koymuş; bunun dışında kalan alanları ise insanın aklına, sağduyusuna ve içsel muhasebesine bırakmıştır. Bu durum, dinin katı kalıplarla değil; bilinç, niyet ve sorumlulukla yaşanması gerektiğini gösterir.
Bu çerçevede, farklı bir ülkede yaşayan bir Müslümanın bulunduğu toplumun kültürüne uyum sağlaması, dinî bir zafiyet değil; çoğu zaman sosyal hayatın doğal bir gereğidir. Çünkü Allah’ın muradı, insanı kültürel kalıpların içine hapsetmek değil; hakikatin geniş ve kuşatıcı ufkuna yönlendirmektir. Kur’an’ın birçok ayetinde Allah’ın kulları için kolaylık dilediği açıkça ifade edilmiştir. Bu da dinin zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyar.
Bununla birlikte, din ile kültürün birbirine karışması önemli bir sorundur. İlahi emirlerin net olduğu alanlar ile kültürel alışkanlıkların oluşturduğu alanların ayrıştırılması gerekir. Kur’an’da haram olarak açıkça belirtilmiş sınırlı sayıda kesin yasak bulunurken, tarihsel süreçte kültürel kodlarla üretilmiş ve din gibi kabul edilmiş çok sayıda yasak ortaya çıkmıştır.