Bence tam anlamıyla “rahatsız edici şekilde sürükleyici” bir kitap. Daha ilk sayfalardan itibaren olayların karanlığı insanı içine çekiyor ama kitap bunu klasik polisiye gibi değil, psikolojik bir gerilim havasıyla yapıyor. En ilginç tarafı da bir seri katilin zihninin içinde dolaşırken aynı anda ona bağlanıyor olmamız. Normalde yaptıklarını onaylamaman gerekirken Lana’nın öfkesi, soğukkanlılığı ve zekâsı yüzünden kendini onu desteklerken buluyorsun.
Ama kitapla ilgili en büyük eksik bence de Lana’nın geçmişinin yeterince derin verilmemesiydi. Evet, başına korkunç şeyler geldiğini hissediyoruz, erkeklere olan nefretinin ve intikam arzusunun nedenini anlıyoruz ama o “duygusal kırılma” tam geçmiyor okuyucuya. Dövüşmeyi nasıl öğrendiği, yıllarca kendini nasıl hazırladığı, zihinsel olarak nasıl bu noktaya geldiği daha detaylı işlenseydi Lana’nın yaptıkları çok daha sarsıcı olabilirdi. Şu an biraz “efsane kadın seri katil” havası var ama o dönüşümün acısını tam yaşamıyoruz. Yine de bunun seri boyunca açılacağı çok belli.
Logan tarafıysa kitabın en güçlü yanlarından biri olabilir. Çünkü kötü yazılmış erkek karakter görmek gerçekten yoruyor ama Logan hem işinde iyi hem de Lana’ya yaklaşımında aşırı dengeli bir karakterdi. Özellikle onun bakış açısından okunan FBI ve dava sahneleri çok keyifliydi. Lana’ya duyduğu güven bazen insanı çıldırtacak seviyeye geliyor çünkü adam burnunun dibindeki gerçeği göremiyor ama bunu kör bir aptallık gibi değil de gerçekten aşık olmasıyla veriyor yazar. Bu yüzden ilişkileri bana da aşırı hızlı gelmedi. İkisi de uzun zamandır “normal” bir şey hissetmeyen insanlar ve o çekim direkt geçiyor okuyucuya.
Kitabın en iyi yaptığı şeylerden biri de şu: sürekli bir gerilim hissi yaratıyor. Çünkü bir tarafta katili yakalamaya çalışan FBI ajanı var, diğer
Karanlığın Fısıltıları bence tam anlamıyla insanın zihnine sızan bir polisiye gerilim romanıydı. Daha ilk sayfalarda Henry’nin kayboluşuyla başlayan o tedirginlik hissi kitap boyunca hiç düşmüyor. Sürekli bir “bir şeyler çok yanlış” hissi var ve yazar bunu öyle güçlü veriyor ki okurken kendinizi o kasabanın karanlık atmosferinin içinde buluyorsunuz. Özellikle açık pencere, kanlı battaniye ve cevapsız kalan detaylar hikâyeyi daha en başta insanın içine işliyor.
Charlie Parker karakterini ayrıca çok etkileyici buldum. Sadece bir dedektif gibi değil, kendi karanlığını da taşıyan bir karakter olması hikâyeyi daha derin hâle getiriyor. Olayları araştırdıkça ortaya çıkan sırlar, insanların geçmişleri ve gizlenen gerçekler kitabı klasik bir kayıp vakasının çok ötesine taşıyor. Kitap boyunca sürekli herkesten şüphe duydum. Özellikle Colleen konusunda ben de çok ikilemde kaldım; bazen masum olduğuna inanmak istedim bazen de “ya gerçekten yaptıysa?” diye düşündüm.
Romanın en sevdiğim yanı atmosferiydi. Kasvetli, ürpertici ve sürekli diken üstünde hissettiren bir havası vardı. Yazarın anlatımı sade ama çok etkileyici olduğu için sahneler gözümde film gibi canlandı. Bazı bölümlerde gerçekten nefesimi tutarak okudum çünkü gerilim ve merak duygusu hiç azalmıyordu. Üstelik olayların içine psikolojik unsurların ve yer yer korku hissinin eklenmesi kitabı daha da sürükleyici yapmış.
Finale doğru tempo iyice yükseliyor ve ortaya çıkan gerçekler insanı hem şaşırtıyor hem de rahatsız eden bir etki bırakıyor. Sadece “suçlu kim?” sorusunu değil, insanların karanlık taraflarını ve geçmişin bıraktığı izleri de sorgulatan bir hikâyeydi. Polisiye, psikolojik gerilim ve karanlık atmosfer sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken, uzun süre etkisinden çıkılamayacak bir kitap olduğunu düşünüyorum.