Sonbahar sonlarında bir gün, atölyede "Simgecilik ve Ölümsüzlük" başlıklı konuşmamı okudum. Topluluğun bir kısmı aşağıda oturmuştu, bir kısmı yukarıdan, asma katın zeminine uzanmış ve kenarlarından kafalarını uzatmış bir halde dinliyorlardı.
Konuşma algılarımızın öznel olduğu, duyduğumuz seslerin ve doğadaki renklerin ses ve ışık dalgalarının nesnel titreşimin- den başka bir şey olmadığı fikrine dayanıyordu. Konuşmada bu öznelliğin tek bir insana has özellik olmadığı, kişisel olmayan, türsel bir nitelik olduğu, bunun insan dünyasının, insan türünün öznelliği olduğu fikri savunuluyordu.
Konuşmada ölen her kişilikten geriye, kişinin yaşarken topladığı ve insanlığın varolma tarihine kattığı bu ölmeyen, türsel bir öznellik payının kaldığını öne sürüyordum. Konuşmanın başlıca hedefi, ruhun bu aşırı öznel ve evrensel köşesinin ya da parçasının sanatın belki de ezeli hareket alanı ve başlıca içeriği olduğu varsayımını ortaya koymaktı.