Teşekkür ederim değerli katkınız için. Tam da bu sebeple, eskilerin psikiyatri kitapları için şöyle bir yazı okumuş ve ardında şöyle yazmıştım:
""Psikotik özne, dinlenmesi gereken bir insandan çok, tedavi edilecek bir nesne haline gelmiş durumda. Hastanın özgüllüğü ve hayat hikâyesi çoğu zaman rötuşlanıyor. Eskinin psikiyatri kitapları hastalardan aktarılan sözlerle doluyken, bugün sadece istatistiklerle ve sözde-matematiksel şemalarla karşılaşıyoruz. Çalışmalarda tek tek vakalarda ne olup bittiğine hemen hiç değinilmeyip, vakaların bir arada kümelendiği sayılar sunuluyor. Mesela bir kişinin belli bir tedaviye niye yanıt verdiğini ve bu yanıtın tam olarak ne olduğunu asla öğrenemiyoruz; bunun yerine, katılımcıların yüzde kaçının yanıt verdiğine veya vermediğine dair istatistikler buluyoruz. Birey ortadan kaybolmuş durumda."
Esasen hikayenin gizi biraz da tarihsel serüvende yatıyor. Aydınlanma çağı, "akıllı" olmayanı dışlamayı tercih etti. Üstelik insanı merkeze alırken. Biz bugün, yine dışlamayı tercih ediyoruz. Üstelik, insanı merkezden çıkartmış iken. Bugün hastalar prangalara vurulmuyor; fakat sistemin çarklı dişine vuruluyor. Sayısal verilerden ibaret hale geliyorlar.
Akıl hastaları bence hint ormanları gibi, esrarengiz ve ihtişamlı. Bu hikayeler için, birilerinin zamanı ve çabası olmalı.
Bugün Capgras Sendromunu ihtiva eden vaka sunumlarını okudum. Hastalardan bir tanesi, bir anime karakterinin tesirinde illete tutulurken, bir diğeri trans birisi ile birlikte olduktan sonra hastalığa yakalanıyor. Çözüm ikisi için de Risperidone ve Sertraline idi. Lakin bence birbirlerinden bambaşka vakalar idi aynı zamanda.