Bu dava, dışarıda ahkâm kesmekle yürümüyordu. İsrail Konsolosluğu önünde eylem yaptıktan sonra; yemeğe, çaya, tatlıya, nargileye gitmeye benzemiyordu.
"Filistin'e selam, direnişe devam!" diye attığımız slogan meğer ne kadar da ağır bir sözmüş. "N'aber, ne var ne yok?" der gibi "Aksa'ya canımız feda olsun!" diye attığımız sloganların karşılık bulduğu yerdeydim. Bedel ödeyenlerin yurdunda, direnenlerin yurdunda...
Ve o akşam bir söz mırıldandım:
"Biz hep dünyadan Filistin'e baktık, bir de Filistin'den dünyaya bakmak gerek."
"Yaralarımız, ışığın girdiği yerdir" der Mevlana. Öyle ya, yaralar hem kanatır hem de erkenden büyütür bizi. Fiziksel yaralardan kaçamadığımız gibi duygusal yaralardan da kaçamayız. Sanırım insan olup da yara almadan büyüyen kimse yoktur. Biz insanlar her zaman duygularımızla var olur, onlarla sever, sevilir, seviniriz. Onlarla derinden kırılır, umutsuzluğa düşeriz. Hayatın rengi de bizim ne hissettiğimize bağlı olarak değişir. Bazen karanlıklarla cebelleşir, griler arasında kaybolur, bazense aydınlığın keyfini çıkarırız. Siyahlar ve griler de insan olmanın bir parçasıdır elbet-te ama aydınlığa açılan kapı her zaman sevgiden geçer. Dünyaya geldiğimiz ilk günden itibaren sevgi öylesine önemlidir ki özellikle bebeklik döneminde ondan mahrum kalırsak yaşadığımız stres beynimizin haritasını bile değiştirebilir.
FİKİRLER İNSANLARI BİRBİRİNDEN UZAKLAŞTIRIR DUYGULAR İNSANLARI BİRBİRİNE YAKLAŞTIRIR
Bu çay sohbetlerini önemsiyordum. Çünkü insana temas etmeden, onunla buluşup göz göze gelmeden, can cana sohbet etmeden yapılan işlerin verimli olmadığına inanıyordum. "Sorunlarımızı çözmek için alanda olmak gerekiyor. İnsanların arasına karışmadan sadece ahkâm kesmekle bu ülkenin dertleri çözülmüyor." diye düşünüyordum. Bunun İçin kurumumuzda sık sık çay sohbetleri düzenliyorduk. Yediden yetmişe oraya gelen herkesi dinleyip anlamaya çalışıyordum.