Beni...
Nasıl anlayabilirsin ki...
Sen hiç...
Çatlamamak için...
çatlayıncaya kadar koştun mu? Koşarken ayakların yerden kesildi mi?
Yoksa yer mi yuttu seni?
Yoksa sen mi yuttun yeri?
Kalbin...
patlamak üzereyken bile
“daha hızlı” dedi mi?
Sen hiç...
o anı yaşadın mı?
ikimiz de aynı tele konmuştuk. Rüzgar estiğinde hafifçe sallanıyorduk, kanatlarımız birbirine değmeden, sadece bakışlarımız birbirine değiyordu. O sol tarafta, ben sağda. Aşağıda şehir uğulduyordu
Varlığı koruyup kollar, ona sahip çıkar, onun çobanı olursan varlık da sana göre bir alan açar. Tahakküm, tasallut ve istismar yoluna gidersen varlık yokluğa, anlam hiçliğe, hakikat yanılgıya dönüşür. Sahici düşünce, insanın varlığın çobanı olmayı kabul ettiği yerde kök salmaya başlar.
Bir akşam, yine loş odamda yalnız oturuyorum. Perdeler kapalı, sadece masa lambasının sarı ışığı titriyordu. Belki de titreyen bendim…
İçimden bir ses yükseldi. Net, soğuk, neredeyse alaycı. “Sen