1000Kitap ailesine katıldığım günde okumama tesadüf gelen Zweig'in 'Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu' kitabı için ufak bir inceleme yazmak istedim.
Mektubu, Satranç' tan sonra okuduğum ve aynı şekilde tek solukta bitirdiğim ikinci Zweig kitabı oldu. Zweig, tek karakter üzerine yoğunlaşarak o karakter üzerinde psikolojinin uç noktalarını deney olarak kullanan bir yazar... Freud'un öldüğü yıl Zweig'in doğması ve Zweig'in de psikolojiye ilgi duyarak muhteşem karakter çözümlemeleri yapabilmesi benim için hoş bir bilgi olmuştur.
Bayan B. (yani Bilinmeyen Kadın) ile ruhsal köleliğin en iyi örneklerinden birini sergileyen Zweig, inanmakta güçlük çekeceğimiz bir aşkı bu kadar kısa bir kitapta bu kadar ustalıkla betimleyerek büyük bir iş başarmış. İnsan büyüdükçe değişir ve değiştikçe gelişir. Düşünceler, sevgiler, beğeniler bir alandan bambaşka bir alana yönelir. Fakat biz bu kitapta tam bir kararlılık ve tutarlılık örneği gösteren birinin hayatına göz atıyoruz. Tüm ömrü boyunca tek bir kişiyi seven, karşılık alamamasına hatta varlığının farkına bile varılmamasına rağmen bu sevgiden vazgeçmeyen birinin... Son sayfalara geldiğimde mektup yazarımızın sevgisinin kişiye değil sevmek duygusunun kendisine bağlı olduğunu düşünmeye başladım. Yıllarca sevmek duygusuyla yaşadıktan sonra çocuğu olması ve sevmek duygusunu artık ona yöneltmesi, R. ye karşı olan dayanılmaz kavuşma isteğini törpülemiş olan mektup yazarımız, çocuğunu kaybedince boşta kalan sevgi duygusunu tekrar R. ye yöneltme gücünü bulamayacağını hissederek ölümü tercih etmiş olabilir.
Bir kitap hakkında mutlaka herkesin farklı bir yorumu olacaktır ve olmalıdır da. Kitap yoruma açık olmalıdır ki insanlar sınırsızca düşünebilsin ve birbirleriyle beyin fırtınası yapabilsin. İşte o zaman ufkumuz açılacak ve farklı