Anlatamıyorum. Anlatamamamın sıkıntısı, içimdeki ateşi kat be kat artırıyor. "seni en çok ben seviyorum.." desem; en başka ben seviyorum ve en başta ben, herkesten çok, en çok, en. Ne en?
içimden geçenleri bilse koşup boynuma sarlır. Oysa sadece anlatabildiğim kadarını biliyor.
Anlatabildiğim... Anlatabildiğim kadarıyla ne yapılabilir? Birer çay içilebilir belki..
Ali Lidar
Anaokulundayken herkesin bardağının üstünde kendi ismi yazılıydı. Akşamüstleri bu bardaklarda, ebeveynlerimizin gelip bizi almadan, duble sulu paşa çaylarımızı içine pötibör bisküvileri batıra batıra büyük bir keyifle içerdik. Tadı bir boka benzemezdi ama yine de güze geliyordu. Artık günün bittiğini, o işkence yuvasından kurtulacağımızı hatırlattığı için güzel
geliyordu herhalde. Yasemin batırdığı bisküvi parçası çayın içine düşünce ağlamaya başlamıştı. Öğretmen kızların aklı bir karış havadaydı, başka yere bakıyorlardı. Gerçek bir
centilmen gibi yerimden kalkıp yanına gitmiştim, çay kaşığımla çıkarmıştım bisküvi ölüsünü. O da akşam annesiyle giderken dönmüş, el sallamıştı bana. Bizimkiler henüz gelip almamışlardı beni, ölmeden önce de bekletmesini çok severlerdi. Ertesi gün Yasemin'e evlenme teklif
ettim, bu kadar flört dönemini yeterli görmüştüm, işin ciddiyetinin sarsılmasını istemiyordum ve şu gerçeği çok iyi idrak etmiştim ki kaç yaşında olursa olsun her kızın hayalidir evlenmek. işte o zaman Yasemin, düşünmek için biraz süre istemişti. O anda başka şeyler de söylemiş olabilir ama unuttum.
Emrah Serbes