Zira Leibniz'e göre Türklerin Avrupa topraklarından acilen çıkarılması gerekiyordu: “ Bu hilkat garibelerinin Avrupa’da işi ne? Kim bin yıl sonrasında bile barbarlarla birlikte yaşamak ister? “
Chateubriand ise Yunanistan’daki Osmanlı hâkimiyetini “ Şark servilerinin altında kalan Yunan defnesi “ diye tanımlamıştı. Öyle ki Türklerin Yunanlara olan “ Tiranlığının “ kendisinde bıraktığı acıyı Türk mezarlıklarında gördüğü Türk ölülerin sevinciyle dindirdiğini şu sözlerle ifade etmişti: “ Türk mezarlarına bakarken kendimi şöyle avutuyordum, bu mezarlar, Yunanistan’ı fetheden barbarların da harabeye çevirdikleri toprak üzerinde bir gün hayattan uzaklaştıklarını hatırlatıyordu “
Maveraünnehir ve hemen bütün İran, din itibariyle Müslüman olup Türk ırkından Arap-İran kültürüne mensup Harezm sultanlarına aitti. Onların arkasında Müslüman Asya’nın kalan kısmı, Bağdat’daki Abbasi halifeleri, Mısır ve Suriye’deki ırkça Kürt, kültür itibarıyla Arap, Eyyubî sultanları ile Küçük Asya’da kültürce çok İranileşmiş ırkça Türk Selçuklu sultanları arasında parçalanmıştı.
Zira Atillâ’dan Oğuzlara kadar bütün bu vahşi Türk ve Moğollar, Hristiyan medeniyetini 1453’dekinden bambaşka şekilde korkunç bir tehlikeye maruz bırakmışlardı.
Got tarihçisi Jornandes, bize Atillâ’nın kuvvetli bir tasvirini bırakmıştır. O tam bir Hun tipidir. Atillâ kısa boylu, geniş göğüslüdür. Büyük bir başı, küçük ve batık gözleri, yassı bir burnu hemen siyah denilebilecek koyu bir ten rengi ve seyrek bir sakalı vardır. Hiddetli anlarında müthiş olan ve etrafa saçtığı korkuyu siyasî bir alet gibi kullanan Attilâ’da, Çin tarihçilerinin bize, Çin’de Altı Hanedan’ı hükmü altına alan Hiyong-nularda gösterdikleri hile ve hesabı hemen hemen aynı derecede bulmaktayız.