Enes

(Yahudiler, Araplar ve Bedeviler)
Yahudilerin fakirliklerini, yardım görememelerini ve zayıflıklarını anlattıktan sonra, Arapların medeniyete hizmet ve bu toprakları imar edemeyeceklerini, onlarda toplum yararı duygusunun henüz doğmadığını ve çoğunun sırf şahsi çıkarı için çalıştığını söyledi… Araplarla Yahudiler, İbrahim atanın, birbirini çok kıskanmakta olan iki hanımından gelen bu iki kavim, binlerce yıldır didişip duruyorlar. Yahudiler, Arapları aşağılamak için, İsmail’in bir cariyeden dünyaya geldiğini öne sürerler… Buna karşılık Araplar da güzel öç almışlar; mesela, bir zamanlar, kendinlerini tüm Arabistan’dan kovup çıkarmışlardır… bugünse, Yahudiler, Avrupa medeniyetinden ödünç aldıkları silahlarla Arapları yenmeyi hesaplamaktadırlar. Doktor Hissin Efendi, Bedevi Arapları kendilerinden, Yahudilerden saymaktadır: “Onlar” diyor; “Tam Tevrat-ı Şerif’te hayatları nakl ü hikaye edilen eski Yahudilerdir… Ben onbeş yıl önce, Bedeviler arasında dolaşmıştım. Çadırlara varıp ‘Allah misafiri’ olarak inmeler, buradaki i’zaz ve ikramlar, Ehlen ve sehlenler (hoşgeldinler), karşılama ve uğurlamalar, keyif ve hatır sormalar, karşılıklı mallarını soruşmalar, hayvanlara yem vermeler, koyun kesip yemek pişirmeler, cömertlikte yarış etmeler… hepsi, hepsi tam Tevrat’ta yazıldığı gibi… Ben, Bedeviler içinde geçirdiğim iki-üç ayda, İbrahim ve İshak peygamberler zamanında yaşıyorum zannettim. Bedevilerin günümüzde giydikleri abaların aklı karalı renkleri dahi değişmemiş; bizim yahudiler, hâlâ, ibadet ederken başlarına aklı karalı ipek başörtüsü bürünüler.” Doktor Hissin Bedevi Arapların yahudiliği isbata çalışırken, iki hafta önce Beyrut’ta ders veren hristiyan Arab’ın, tüm İsrailoğulları soyunu Arap yapıp çıkması aklıma düştü… içimden “ Eh, artık aranızda bölüşün!” dedim; bizim Türkler için söylemek gerekirse, “
Sayfa 150·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Mustafa Kemâl 1925’te Kastamonu’da konuşma yaparken onu dinlemek için toplanmış kalabalık içinden birini eliyle işaret etmiş ve hiç tereddüt etmeden şunları söylemişti: “Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu alelâcayip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?”
Sayfa 253·Kitabı okudu
Tarih
Milliyetçilik, biyolojik ve sosyolojik esaslara dayanan ve irsîleşmiş bir duygu olan millî kütleye bağlılık duygusunun, derinleşmiş, kutsî bir prensip mahiyetini iktisap etmiş şuurlu şeklidir.
Sayfa 115·Kitabı okudu
CEPHELER VE HAYALLER
… Bağdat düşmüştür. Osmanlı ordusu kenti terk etme hazırlığı ve telaşı içindedir. Kâzımiyye Mahallesi’ndeki askeri hastahanede savaş geleneğine uygun olarak hastalar, doktorlar ve hastabakıcılar bırakılmışlardır. Onlar için kurtuluş yolu oldukları yerde kalmaktır. Osmanlı ordusunun çekildiğini gören Araplar hastaların boyunlarına ip bağlayarak sokaklarda süründürerek çekmekte, para ve eşyalarını yağmalamaktadırlar. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa oradadır. Bu sırada Miralay Bekir Sami’nin emriyle halk bir meydanda toplatılmaktadır. Bekir Sami Bey elinde makineli tüfekle halkın üzerine ateş etmektedir. Karabekir Paşa sorar: " Bekir Bey ne yapıyorsun? Bu halkın ne günahı var?" Bekir Sami Bey’den aldığı yanıt şu olmuştur: “Dört yüz yıllık Osmanlı tarihinin hesabını görüyorum.”
Sayfa 519·Kitabı okudu
Tarih
Hunlardaki fiziki görünümü, çocuklukta kasten yapılmış tağyirata atfeden Sidoine Apollinaire, “ şekilsiz ve düz bir et fazlalığı halinde ” yassı burunlu, çıkık elmacık kemikli, bir mağarada gibi göz çukuruna batmış gözleriyle bu brakisefal insanlar en uzak mesafeler seçen keskin nazarlara sahiptirler. “ Filhakika göçebenin kartal gözü, geniş mesafeleri araştırmaya, geyik ve yabani at sürülerini tâ stepin ufuklarında fark etmeye alışmıştır. Aynı müellifin, steplerin edebî atlısını şâyanı hayret bir şekilde resmeden şu güzel mısrasını zikredelim: “ Hun, ayakta durduğu zaman ortanın altında boy gösterir. Atına bindiği zaman ise büyüktür ” Bu portreyi Çin vakanüvislerinin Hiyong-nular hakkında bize bıraktıkları tasvirle mukayese etmek ilginç olacaktır. Tip ve âdetler, her şeyi aynıdır. Çin ve Hristiyanlık âlemi de Moğollar hakkında bize yine bunlara eş bir portre bırakacaktır. Hun, Türk yahut Moğol; bu step adamı, büyük başlı, bacakları üzerinde kısa görünen cesim gövdeli bu brakisefal adam, daima at üzerinde görülen bu göçebe, ziraat sahalarının eşiğinde dolaşan Yukarı Asya’nın bu “ atlı tirendazi ” yerleşik medeniyetlere karşı yağmalarla geçen on beş asırlık bir müddet içerisinde hiç değişmemiştir.
Sayfa 90·Kitabı okudu
Tarih
Reklam