Atatürk kimseye sezdirmemekle beraber, öleceğini anlamışa benziyordu. Atatürk’ün ölüm felsefesi sade idi: “Ölümü istemek bir cesaret değildir ama ölümden korkmak ahmaklıktır,” derdi.
Daha sonra Lozan Antlaşması’nın imza töreninde bulunan bir meşhur Amerikalı muhabir de yazısını şöyle bitirecekti: “Garp’ın Şark önünde eğilişi, hiçbir zaman bu kadar aşağıca olmamıştır.”
Türk askerinin İstanbul’a girişini gören Yüzbaşı Armstrong der ki: “Ruhumun isyan ettiğini duyuyorum. Türkler sanki Kanuni Sultan Süleyman devrinde imişler gibi düşünüyorlardı. İngiltere İmparatorluğu şerefinin bütün Asya’ya karşı, çamurlara yuvarlanması gururumu yaralıyordu.”
21.yüzyıldayız. Bu çağa hangi ismi koyalım derseniz, “hadsizlik çağı” yakışır sanırım. Herkesin her şeyi, her yerde, her biçimde söyleyebildiği, hızla inkar edebildiği, ölümüne istediği ya da çabucak vazgeçebildiği bir çağ. Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin kıymetini bilmeyen insanların doldurduğu bir gezegendeyiz artık.