Bu ara ruhumda bir kısa hikaye açlığı var. Kısa hikaye dergileri okuyorum kesmedi. Yeni bir kısa hikaye gazetesi keşfettim olmadı. Çoöukkuğumda okuduğum Kemalettin Tuğcu hikayelerinden bir alışkanlık olmalı bu, belirli periyodlarla kısa hikaye okumayı özlüyorum. Bu yüzden en doğru durağa Çehov’a geldim.
Ne zaman kafam yoğunsa ç, xihnim dinlenmek istiyorsa; bıraz nostaljik ciltli Barbara Romanı beni dinlendirir. Biraz huzurun yazarı Barbara Cartland olmuştur hep.
Hayatımda ilk defa bir savaşa bu kadar objektif bakabiliyorum. Yazar bizi ters köşe yaptı; ilk kitapta aynı savaşı York sülalesinin gözünden okuduk, yer yer İngiltere’nin medeniyetden bu derece uzak bir Orta Çağ yaşamasına tahammül edemedik. İkinci kitap olan Kızıl Kraliçe’de ben başka bir kuzen savaşı beklerken, bu sefer aynı savaşı karşı tarafın Lancaster Sülalesinin gözünden okuduğumu fark ettim. Öle bir ters köşe ki ilk kitabı okurken Lancesterlılardan nefret etmiştim, şimdi bir Lancesterlı için ağladım okurken. Savaş; asla kazananı olmayan insanlığın bitiği nokta. İki kitap bize bunu gösterdi.
300-380 arası kitap resmen durdu; çünkü serinin ilk kitabından sonucunu bildiğimiz bir savaşın haIzırlığını okumak; pek ilgi çekici değildi.Lord Stanleyin ihanet etmeyip Henry Tudor un yanında yer alması ilginçti. korana hastalığımda annemin meyveleri yemekleri eşliğinde okumak harikaydı.