Ben şöyle hatırlıyorum adayı altın kumsallar, turkuvaz sullar
pırıl pırıl gökler. Her yıl, deniz kaplumbağaları pudra inceliğindeki
kumlara yumurtalarını bırakmak için karaya çıkardı
İkindi rüzgârları gardenya, siklamen, lavanta, hanımeli kokularını getirirdi
Mor salkımların halatı andıran dalları, ancak hayalperestlere özgü bir ümitle göklere ulaşma hülyasına kapılarak beyaza boyanmış duvarlara tırmanırlardı. Gece her zaman yaptığı
gelip teninizi öptüğünde yasemin kokusu alırdınız.
Eve girdiklerinde onları ilk çarpan şey koku oldu -tam anla-
miyla nahoş olmasa da, keskin ve her yere sinen bir kokuydu.
Sandal ağacı ve mür tütsüsü ile öğle yemeğinden kalma kızarmıs
balk ve firinda patates kokularının ve ağır parfümlerden hoşla-
nan biri tarafindan bolca sıkılmış gül ve yaseminin karışımıydı
Delisin deli gönlüm
Bin bir bereli gönlüm
Güldüğünü kim gördü
Sevdin seveli gönlüm
Gönüller kurdu gördüm,güzeller yurdu gönlüm
Sesinde bir acı var, seni kim vurdu gönlüm
" Birbirinize aşıksınız, değil mi?" diye sordum.
Aslı biraz kızardı. Cevap Okan'dan geldi. "Evet, Aslıyı seviyorum dedi.
Hiç duraksamadan sordum. "Ne kadar seviyorsun ?"
" Çok" diye karşılık verdi.
"Çok sözcüğü bir ölçü olamaz. Aşkın şiddeti fedakarlıkla ölçülmelidir."dedim.
Okan biraz şaşkınlıkla yüzüme baktı "Nasıl yani? Nasıl bir fedakarlık?"
"Mesela Aslı hasta olsa onu İyi yine sever miydin?"
"Hasta mı? ne hastası?"
Bir an düşünür gibi yaptım. Ama aslında ne söyleyeceğimi bilmiyordum.