Suyu Arayan Adam bir otobiyografi romanı olsa da yalnızca bundan ibaret değildir. Kitabımız popüler bir kitap olmayabilir, hatta okuyan birçok insanı sıkan bir yapısı da olabilir ama Cumhuriyetimizi en azından kuruluş yıllarını tam manasıyla anlayabilmek için kesinlikle okunması gereken bir eserdir.
Kitabımız o kadar çok konuyu işliyor ki inanılması çok güç. Osmanlının son dönemindeki Edirne'deki ahalinin ruh halinden. Kafkas cephesine giderken gördüğü ortaçağda yaşayan unutulmuş Anadoludan. Kafkas cephesindeki Osmanlı ordusunun imkansızlıklara rağmen verdiği mücadeleden. Cihan harbi bitiminde ise Tamamen Turancılık hisleriyle gönüllü olarak hiç bilmediği Azerbaycan topraklarına gidip orda öğretmenlik yapmasından. Tam orda olduğu yıllarda Sovyet işgaline uğramasından. İşgalci sovyetlerin yeni kurduğu düzene merak ve ilgi göstererek Kominist parti üyesi olup Moskovaya gitmesinden. Sovyetlerin yeni düzeni kurmak için yaptığı inkılaplardan. Stalinle ve Enver paşayla doğrudan iletişim kurmasından.
Sonra tüm bunları bırakıp memlekte dönmesinden. İstiklal mahkemelerinde yargılanın hapis yatmasından. Çıktıktan sonra memleketine küsmeyip Ankaraya geçerek orda devlet kademelerine girerek hizmet vermesinden. 1930 lı yıllardaki Cumhuriyetimizin nasıl ve hangi kadrolar tarafından yönetildiğinden bahseder.
Ama nasıl bahseder, tüm bunları bizzat yaşayarak(bu kadar şeyi nasıl yaşadın be adam). Övmede ve yermede abartıya kaçmayarak samimi bir şekilde. Tüm bunları yaparken de bir metafor da yerleştirir romana yani kendi hayatına. Bu hayatındaki anlam arayışıdır, onu da "suyu aramak" ifadesini kullanarak işler. İlk başlarda bu Turan idealidir ama onu kafkas cephesinde gördüğü gerçekler söndürür. Ardından kominizmgelir ama o da partinin iç yüzünü gördükten sonra önemini kaybeder.
Gerçi biz evvelce de Türk'tük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkları, kavimleri birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu.