Türkler ve Araplar, bu iki necip millet bir ve beraber olduğu müddetçe güçlü olmuştu. Türkler Arapları sömürmemiş, Araplar da Türk hakimiyeti dönemlerini huzur ve refah içinde geçirmişti.
Şerif Hüseyin, ne zaman Hicaz'a dönmek için padişahtan izin istese Abdülhamid Han bir bahane buluyor ve onu Mekke Medine'ye bırakmıyordu. II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte Şerif Hüseyin yeniden Mekke'ye şerif olarak gönderildi. İngiliz Lordu Kitchener bunu bekliyordu. Soluğu Şerif Hüseyin'in yanında aldı. Osmanlı pastası önünde pazarlığa oturdular. Osmanlı'nın satılması, hatta arkadan vurulması karşılığında verilecekler konusunda anlaştılar. Şerif Hüseyin Arabistan kralı ilan edilecekti. Irak diye bir devlet kurulacak ve oğullarından Faysal bu devletin başına getirilecekti. Diğer oğlu Abdullah için Ürdün adında bir devlet oluşturulacak ve yönetimi ona verilecekti. İngilizler onlardan tek şey istiyordu: Velinimetlerine ihanet etmelerini!
Fırtınalı bir gündü. Kral Hüseyin ve ailesini
gezdiriyordum. İstinye Koyu'nda, işte tam karşımızdaki yalının önünde durmamı istedi. Geminin burnu yalıya baksın istiyordu.
Fırtınada bu çok zordu ama uğraştım. Uzun uzun gözyaşlarıyla bu yalıya baktı ve sonra, 'Tamam, yeter, gidelim' dedi. Bu yalı ile ilgisini sordum. Verdiği cevap, içinde ansiklopediler barındıryordu, 'Ben bu yalıda doğdum!""
Evet, Ürdün'ün üçüncü Kralı Hüseyin de İstanbul'da doğmuştu, babası Tallâl da. Hatta dedesinin babası Şerif Hüseyin de 1852 yılında İstanbul'da doğmuştu.