Necip Fazıl’ın yüzsüz bir yanı vardı.
Başkalarının evinde kendi evindeymiş gibi davranırdı. Üvey babam Falih
Rıfkı Atay, günün birinde bir de bakacağım ki, bu herif benim pijamalarımı
giymiş, yatağımda yatıyor demişti. Nitekim, buna benzer bir durum oldu: Bir
Cumartesi öğleyin yatılı okuldan dönünce, Necip Fazıl’ı yatağıma uzanmış
buldum. Benim kırmızı sabahlığımı giymişti. Kıllı bacakları ortadaydı. Necip
Fazıl ile hiç de terbiyeli bir kız çocuğu gibi davranmadığım için, ulan, bu ne
hal? dedim. Kılı kıpırdamadan, pişkin pişkin açıkladı: Tepebaşı Şehir
Tiyatrosu’nda, çok beğenilen bir oyunu oynanıyormuş. Temsilden sonra, onu
alkışlamak için sahneye çağırıyorlarmış. Paçaları çamurlu ütüsüz bir
pantolonla seyircilere gösteremezmiş kendini. Onun için, fırçalanmak ve
ütülenmek üzere, pantolonu çıkartıp bizim Rum hizmetçiye vermiş. Bu ve
buna benzer başka davranışları yüzsüzlüktü elbette. Ne var ki, Necip Fazıl’ı
çok sevimli ve eğlendirici bulduğumuzdan, onun bu şımarıklıklarını hep
hoşgörürdük.
Çünkü yalnız yaşlıyken değil, gençken de kendine acımak, bir insanın kendi benliğine karşı işleyebileceği suçların en yıkıcısıdır. Kendine acıyanın, ne kendine hayrı dokunur, ne başkalarına. İhtiyarlıkta ise, yaşlılık depresyonu denilen ağır ruh hastalığına sürükler sizi. Bir motivasyon, yani yaşamak için bir nedeni olmazsa, bir ihtiyar nasıl yaşayabilir ki? Yüzünü duvara çevirip ölmekten başka çaresi kalmamıştır o ihtiyarın.
Ancak aşk ilişkilerinin çapraşık olduğu sanılır. Oysa bütün insan ilişkileri, aile içi
ilişkiler de, dostluk ilişkileri de aynı derecede çapraşıktır. Dostlar, birbirlerine karşı çok özen göstermezlerse, aşk gibi, dostluk da kolayca yara alır.