“her sabah uyanınca aklıma sen geliyorsun ve çocukluğumdan kalma bir damla gözyaşı, nasıl bir gözyaşıysa artık, ne yapsam yakamı bırakmıyor; çok zaman gözlerime kan oturdu, sonra kurudu ağlamaktan ama o bir damla kaldı oralarda bir yerde, bir dünya ağrısı gibi kalakaldı, alımlı bir intihar gibi, bir ilkgençlik utancı gibi, bir çocukluk muskası gibi, bir doğum izi gibi, bir baba özlemi gibi, bir yoksulluk sızısı gibi kalakaldı, işte o bir damla gözyaşı, her sabah sen aklıma geldiğinde gözlerimden süzülüp içime akıyor. o bir damla gözyaşı boğazımı, dilimi, kelimelerimi paramparça edip kalbimin üzerine düşüyor. ne tuhaf değil mi, bu kalp onca şeyi kaldırdı, onca göçüğün altından bir yolunu bulup sağ çıktı ama o bir damlayı kaldıramıyor. kimseler inanmaz buna. kendine inancını kaybetmiş, hakikat için çıktığı yolda pusulasını elinden düşürüp kaybolmuş, pusulayı düşürmedim aslında kendi ellerimle kırdım, pusulasız kalmış bir adama neden inansınlar? tamam, bu başka bahis, geçelim. derdi olanın dilinde düğüm eksik olmuyor. musa bile öyle yalvarmadı mı rabbine; Allahım dilimdeki bağı çöz, dilimdeki bağı çöz, dilimdeki bağı çöz. dert, insanın dilini bağlayan karmaşık düğüm. Allahım bizim de dilimizdeki bağı çöz.”
tarık tufan.