Oğlan çocuk, pek çok masalda uyanık olduğu, ona söylenen her söze inanmadığı ya da kendi isteklerinde direttiği için yolculuk sınavını geçer. Kız çocuğun aklı ise vaat edilen ödüller ve isyan etmenin cezaları karşısında devre dışı bırakılmıştır.
Derken kendi erginlenme ritüelini gerçekleştirmek üzere, prens ormandan tek başına geçerek gelir. Ormanın ortasına bırakılmış, camdan tabutun içinde ölü bir kız görmeyi garipsemez. Bunun yerine kızın güzelliğinden etkilenmeyi, eylemini haklı çıkaracak bir şey olarak görerek; bir ölüyü öper. Biz de bunu romantik buluruz. Peki diyelim bir yolculukta ya da evimizde uyurken, bir yabancının öpücüğüyle uyansak ne tepki veririz? Prenses, evlenmek ister. Cüceler öpseydi ne yapacaktı acaba?
Vejetaryenlik, özgür kadın kimliğinin ayrılmaz parçası olabilir; erkeğin kurduğu sistemlere karşı isyan bayrağını çekmiş olsun ya da olmasın, hâkim kültüre karşı bir başkaldırı olduğu ortadadır. Kadını ve hayvanı nesnelere indirgeyen kayıp gönderge sistemine direniştir.
Feminist kurama göre, ataerkil anlatı erkek maceralarını ve kadın edilgenliğini anlatır. Teresa de Lauretis durumu şöyle yorumlar: “Evlendirilecek bir prensesin olmadığı hiçbir masal yoktur.”