Kırmızı Saçlı Kadın’ın birinci bölümünü bitirdikten sonra Orhan Pamuk’un en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüm. İlk bölümde Pamuk’un çok sevdiğim sohbet eder gibi anlatımıyla; aşk, baba oğul çatışması ve 80 sonrasının büyüyen İstanbul’unu oldukça etkileyici biçimde okudum. Damağımda yoğun bir Masumiyet Müzesi tadıyla devam ettim. İkinci bölüm de güzel başladı ama maalesef kitabı bitirdiğimde beklentilerimin çok altında kaldığını gördüm.
İkinci bölümden itibaren yazar anlatmayı bırakıp adeta özet geçmeye başlıyor. Karakterlerin neredeyse hiçbiri ete kemiğe bürünmüyor; Cem’in karısı, annesi, babası, ustası bile kitabı kapattığımızda bizim için meçhullüğünü korumaya devam ediyor. Anne karakteri ortadan kayboluyor ve bir daha kitabın sonunda iki satır olarak unutulduğu fark edilerek hatırlanıyor. Tesadüfler o kadar fazla ki, okuru inandıramıyor, hatta yazar bile inanmıyor; kitabın sonlarına doğru, hayatta tesadüfler olmuyor mu, tarzında bir açıklamaya girişiyor.
Son bölümde anlatıcı değişse dahi, anlatım tarzının değişmemesi ilk iki bölümdeki sesle devam edilmesi önemli bir handikap. Yazarın konuyla ilgili açıklamasını az çok romanın sonuyla bağlantılı olarak tahmin ediyorum ama gene de durumun beni tatmin etmediğini söylemeliyim. Farklı cinsiyetten, aralarında yaş ve dünya farkı olan iki kahramanın (Cem ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın) anlatım tarzlarının aynı olması beklenemez. Yazar sadece kafasındaki hikâye olan baba oğul çatışmasının, Batı’daki (oğul babayı öldürür) ve Doğu’daki (baba oğlu öldürür) tezahürlerine odaklandığından, buna götürecek hikâyeleri deyim yerindeyse es geçiyor, okuru inandırmaya bile uğraşmıyor. Kitabı henüz okumamış olanların okuma zevkini kaçırmadan, detaya girmeden örnek verecek olursam: Ne kadınlar arasında kurulan ilişki ikna edici ne de