Zaman geçtikçe kendimi Klasik Rus edebiyatındaki lüzumsuz adam tiplemesinin çeşitlerinden biri olan, kendi potansiyeline ihanet ettiği ve çok kıymetli olduğunu düşündüğü için sürekli çevresiyle bir gerginlik arayan entelektüel tiplemesine benzetiyorum.
İşte alışkanlıkların perdesi, devinimlerin ve sözlerin yüreği uyuşturan, rahat örgüsü, ağır ağır açılıyor, kaygının solgun yüzünü gösteriyor en sonunda. İnsan kendi kendisiyle karşı karşıyadır artık: hadi mutlu olsun da görelim!
"İyi biri olacaksan iyi ve daha iyi; yok eğer kötü biri olacaksan olabildiğince kötü olunmalı" demiş Dostoyevski üvey oğlu İsayev'e 10 ekim 1867'de yazdığı mektupta.
Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay,
dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı
çarşamba perşembe, cuma, cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün "neden?" yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. "Başlar",
işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu saptamaların hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit "kaygı" her şeyin başlangıcındadır.