Kule'yi okurken en çok zorlandığım kısım, yoğun kilise terimleri ve mimari detaylar oldu. Bu dünya bana biraz uzak olduğu için sahneleri kafamda tahayyül etmekte zorlandım ve kitap boyunca sürekli bir şeyleri kaçırıyormuşum hissiyle boğuştum. William Golding, simgeleri ve terimleri o kadar yoğun kullanmış ki, uzun betimlemelerde anlama ve yakalama kısmında eksiklikler yaşadığımı hissettim.
Kitap boyunca hakim olan karamsar ve huzursuz enerji beni hep diken üstünde tuttu. Aslında benzer bir huzursuzluğu Dostoyevski okurken de yaşıyor insan. Ancak ikisini kıyasladığımda; Golding’in bu terimsel ve simgesel yoğunluğunu, Dostoyevski’nin o insanı hırpalayan, ağır içsel çatışmalarına kesinlikle tercih ederim. Dostoyevski benim için hâlâ çok daha ağır.
Kitabı bitirdikten sonra yapılan yorumları ve analizleri incelediğimde, kafamdaki taşlar çok daha iyi oturdu. Hikayede öne çıkan simgeler var:
Kilisenin temelinin olmaması veya bozuk bir zemine kurulması,
Kule yapımının bir yerden sonra Başrahip Jocelin’in kendi ismini duyurma ve ne kadar dindar olduğunu kanıtlayıp egosunu tatmin etme arzusuna dönüşmesi,
Ve en acısı; kutsal bir ibadethanede o kule yükseldikçe, içeride insanlık adına çok yanlış, karanlık şeylerin yaşanması...
Tüm bu sembolleri arkama alıp hikayenin bütününe baktığımda benim için son nokta şu oldu: Kitabın sonunda, bence herkes hak ettiğini buldu.