İç gözlemsel becerilerini kullanamayan biri sadece kendi düşünceleri ve hisleri üzerinde derin derin düşünecek ve pratik psikologların genelde “kompulsif nevrotik” dediği şeye ya da en iyi ihtimalle felsefi düşünüre dönüşecektir.
Bizler için karşımızdaki her nesne birer bizdir ya da bizden olamayacak kadar dışlanmıştır. Her birimiz aynı dünyada yaşıyorsak da gerçekte milyonlarca dünya vardır. Çünkü her biricik insanın biricik zihninin ve ruhunun yansıması kendi dünyasını oluşturur. Karşı karşıya gelinen her nesnenin bizim için anlamı özneldir. Bilişsel sürecin sonucuyla düşünür, düşüncenin etkisiyle duygulanır, duygusal durumun refleksiyle hareket ederiz. Bu döngünün en başında gerçekleştirilen düşünce eyleminde nesneye karşı bir ışık yanar ruhumuzda. Bu ışık ya nesneye tam yansır onu içine alır ki bu onu kendi dünyamızla özdeşleştirmektir. Ya da ışık yetersiz kalıp nesneyi dışlar. Nesnelere karşı yargılarımız bu şekilde oluşur.
Yargı sadece bir yorum değildir. Yargılar yaşam biçimimizi oluşturur. Bir duruma olan bakış açımız bir sonraki hamlemizi belirler ve bu şekilde yaş alırız. Her karar, her tepki, her seçim — aslında kendi iç dünyamızın dış dünyaya yansıyan izdüşümüdür. Bu yüzden insan, dünyayı değil, dünyasının içindeki kendini deneyimler. Ve belki de yaşam, bu içsel dünyanın sınırlarını her defasında biraz daha genişletebilme cesaretidir.
𝘌𝘻𝘰 𝘖̈𝘻𝘣𝘶𝘤𝘢𝘬
İnsanlar ırmaklar gibidir: hepsinde su aynı sudur, her yerde birbirinin aynıdır, ama bir ırmak dar, hızlı, geniş, sakin, temiz, soğuk, bulanık, ılık olabilir. İnsanlar da böyledir. Her insan içinde tüm insan özelliklerinin ilk belirtilerini taşır ve zaman zaman bu belirtilerin bazılarını, zaman zaman da diğerlerini gösterir, sık sık da her şeyiyle aynı kaldığı halde kendine hiç benzemeyen bir insan olur. Bazı insanlarda bu değişiklikler çok keskin biçimde ortaya çıkar.