Emirhan

Sık sık sorarım kendime, bana bağlanmasını istemediğim, hiçbir zaman evlenmeyi düşünmediğim genç kızların sevgilerini kazanmak için neden ısrarla düşerim üzerlerine? Bu kadınsı kendimi beğendirmek tutkumun nedeni nedir? Vera, Prenses Meri'nin bir gün sevebileceğinden daha çok seviyor beni. Onu elde edilemez bir güzel olarak görseydim, belki sevgisini kazanmanın zorluğu çekici gelebilirdi bana... Ama hiç öyle bir şey yok ortada! Dolayısıyla, ilk gençlik yıllarımızda öylesine acılar çektiren, sonunda bize katlanabilecek birini buluncaya kadar bizi bir kadından ötekine savuran o dinmek bilmeyen aşk tutkusu değildi bu. Bize katlanabilen kadını bulduğumuzda (matematik olarak, bir noktadan başlayıp sonsuza uzanan bir doğru olarak adlandırılabilecek) gerçek sonsuz tutkumuz işte o zaman başlar. Bu sonsuzluğun sırrı yalnızca, amaca, yani sona hiçbir zaman ulaşılamayacağıdır. Öyleyse nedeni nedir benim bu çabamın?
Sayfa 160 - İletişim Yayınları
Edebiyat
Emirhan
Peçorin Rus edebiyatının ilk realist karakteri, şu an bunu çok iyi anlıyorum.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
'Bakın Maksim Maksimıç,' diye karşılık verdi, 'kötü bir huyum vardır benim. Gördüğüm eğitim mi böyle yaptı beni, Tanrı mı böyle yarattı bilmiyorum. Yalnızca şunu biliyorum, başkalarının mutsuzluğunun nedeni ben isem, mutsuz ettiğim insandan çok ben mutsuz oluyorum. Bunun onları teselli etmeyeceğini biliyorum, ama ne yaparsınız ki, gerçek bu. İlk gençliğimde, ailemden ayrıldığım andan hemen sonra çılgınca, parayla elde edilebilecek zevklere bıraktım kendimi. Kuşkusuz, bir süre sonra iğrenmeye başladım böyle şeylerden. Sonra sosyeteye girdim. Çok geçmeden aynı şekilde sosyeteden de bıktım. Sosyete güzellerine aşık oldum, onlar da sevdiler beni. Ne var ki, onların sevgileri yalnızca hayal gücümle gururumu uyandırıyordu, ama kalbim boş kalıyordu... Okumaya, kendimi yetiştirmeye başladım, sonra öğrenmekten de sıkıldım; ünün de mutluluğun da bunların hiçbirine bağlı olmadığını anlamıştım. Çünkü en mutlu insanlar cahil olanlardı. Oysa ün, şans meselesiydi ve ona ulaşmak için yalnızca becerikli olmak yeterliydi. İşte o zaman bir sıkıntı çöktü üzerime. Kısa bir süre sonra Kafkasya'ya gönderdiler beni. Yaşamımın en mutlu anıydı bu. Çeçen mermileri altında canımın sıkılmayacağını sanıyordum. Ama boşuna umutlanmışım. Bir ay içinde mermilerin vınlamasına da ölümün yakınlığına da öylesine alıştım ki, ne yalan söyleyeyim, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım. Eskisinden daha çok sıkılmaya başladım. Çünkü son umudumu da yitirmiştim. Bela odama geldiğinde, onu dizime oturtup simsiyah bukleli saçlarını ilk kez öptüğümde onun, bana acıyan kaderimin gönderdiği bir melek olduğunu düşündüm bir aptal gibi... Gene yanılmıştım. Yabani bir kadının sevgisi bir sosyete kadınınkinden pek de farklı değilmiş. Birinin cahilliği ve basitliği ötekinin hoppalığı gibi bıktırıyor insanı.
Sayfa 79 - İletişim Yayınları
Edebiyat
Emirhan
"Uzun uzun böyle şeyler söyledi. Her söylediği beynime işliyordu. Çünkü yirmi beş yaşında bir gençten ilk kez böyle şeyler duyuyordum, dilerim Tanrı'dan, bir daha da duymam... Çok tuhaf!" Yüzbaşı yüzüme bakarak sürdürdü konuşmasını: "Söyler misiniz lütfen, anladığım kadarıyla siz de bulundunuz başkentte, hem de yakın bir zaman önce: Başkentin gençleri hep böyle midir?" Yüzbaşıya, böyle düşünen çok insan olduğunu söyledim. Böyle konuşanların arasında kuşkusuz bazılarının doğruyu söylediğini; ne var ki, her moda gibi sıkıntının da toplumun üst tabakalarından alt tabakalarına yayıldığını, orada onu eskittiklerini, en çok sıkılanların bile bunu ayıp bir şeymiş gibi artık saklamaya çalıştıklarını ekledim. Yüzbaşı bu ayrıntıları pek anlayamadı, başını sallayarak kurnazca gülümsedi: "Sanırım Fransızlar çıkardılar bu iç sıkıntısı modasını, ne dersiniz?" "Hayır, İngilizler." Yüzbaşı, "Ya, demek öyle!.." dedi. "Bilirim, eskiden beri iflah olmaz ayyaşlardır onlar."
'Bakın Maksim Maksimıç,' diye karşılık verdi, 'kötü bir huyum vardır benim. Gördüğüm eğitim mi böyle yaptı beni, Tanrı mı böyle yarattı bilmiyorum. Yalnızca şunu biliyorum, başkalarının mutsuzluğunun nedeni ben isem, mutsuz ettiğim insandan çok ben mutsuz oluyorum. Bunun onları teselli etmeyeceğini biliyorum, ama ne yaparsınız ki, gerçek bu. İlk gençliğimde, ailemden ayrıldığım andan hemen sonra çılgınca, parayla elde edilebilecek zevklere bıraktım kendimi. Kuşkusuz, bir süre sonra iğrenmeye başladım böyle şeylerden. Sonra sosyeteye girdim. Çok geçmeden aynı şekilde sosyeteden de bıktım. Sosyete güzellerine aşık oldum, onlar da sevdiler beni. Ne var ki, onların sevgileri yalnızca hayal gücümle gururumu uyandırıyordu, ama kalbim boş kalıyordu... Okumaya, kendimi yetiştirmeye başladım, sonra öğrenmekten de sıkıldım; ünün de mutluluğun da bunların hiçbirine bağlı olmadığını anlamıştım. Çünkü en mutlu insanlar cahil olanlardı. Oysa ün, şans meselesiydi ve ona ulaşmak için yalnızca becerikli olmak yeterliydi. İşte o zaman bir sıkıntı çöktü üzerime. Kısa bir süre sonra Kafkasya'ya gönderdiler beni. Yaşamımın en mutlu anıydı bu. Çeçen mermileri altında canımın sıkılmayacağını sanıyordum. Ama boşuna umutlanmışım. Bir ay içinde mermilerin vınlamasına da ölümün yakınlığına da öylesine alıştım ki, ne yalan söyleyeyim, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım. Eskisinden daha çok sıkılmaya başladım. Çünkü son umudumu da yitirmiştim. Bela odama geldiğinde, onu dizime oturtup simsiyah bukleli saçlarını ilk kez öptüğümde onun, bana acıyan kaderimin gönderdiği bir melek olduğunu düşündüm bir aptal gibi... Gene yanılmıştım. Yabani bir kadının sevgisi bir sosyete kadınınkinden pek de farklı değilmiş. Birinin cahilliği ve basitliği ötekinin hoppalığı gibi bıktırıyor insanı.
Sayfa 79 - İletişim Yayınları
Edebiyat
Emirhan
Bu paragraf beni öylesine etkiledi, o kadar çok bana kendimi hatırlatan cümle gördüm ki, üşenmeden tüm paragrafı yazdım. Raskolnikov bir, Peçorin iki bundan sonra.
Yol gökyüzüne çıkıyordu sanki, çünkü gördüğümüz kadarıyla yükseliyor, yükseliyor ve sonunda dün akşamdan beri Gud Dağı'nın tepesinde avını bekleyen bir çaylak gibi tünemiş bulutun içine dalıyordu. Kar ayaklarımızın altında gıcırdıyordu. Havada oksijen öylesine azalmıştı ki, soluk almakta güçlük çekiyorduk. Kanım her an daha çok doluyordu başıma. Buna rağmen, damarlarımda tatlı bir duygu dolaşmaktaydı. Dünyadan bu kadar yükseklerde olduğum için bir sevinç, neşe vardı içimde. Ne yalan söyleyeyim, çocukça bir duyguydu bu, kabul ediyorum, ama bizler toplumsal koşullardan uzaklaşıp doğaya yaklaştıkça elimizde olmadan çocuklaşırız. O zamana dek ruhumuzda yer etmiş her şey tek tek düşer, dökülür oradan ve bir zamanlar olduğu gibi, bir gün yine olacağı gibi olur ruhumuz. Benim gibi, kimsenin uğramadığı dağlarda dolaşmış, oraların olağanüstü güzelliğini uzun uzun seyretmiş, dik vadilerin insana hayat veren havasını hırsla ciğerlerine çekmiş biri bu büyüleyici yerleri anlatmak istediğimi anlıyor olmalıdır.
Sayfa 70 - İletişim Yayınları
Emirhan
Anlamaz olur muyum, insanın yegane mutluluk kaynağıdır bu. Küçüklüğümden beri en huzur bulduğum aktivitedir doğa gezileri, keşke bunu aktivite olmaktan çıkarıp hayatımın merkezine koyabilsem...