Emirhan

şöyle bir şey saçmalayıp sonra bu saçmalığı önce savunma yapmayıp gönderiye karşıt fikirde olanlara; ''sana cevap veremem/cevap verilmeye değmezsin..'' demek, devamında; ''yorum yazanlara, gönderiyi alıntılayanlara ithafen 'size hakaret davası açarım.' demek'' ve en sonunda da yazdığın gönderiyi silmek.. sorsan yine mağdur kendisidir, sorsan hümanizm(!) karşıtları tarafından zorbalanmıştır.. neyse.. kendisine gerek yorum gerek gönderiyi alıntılayarak gereken cevabı veren herkese teşekkürler.. saygılar.. iyi günler..
Emirhan
Arkadaşın fikrinde doğru bulmadığınız ve "saçma" diyerek tepki gösterdiğiniz kısım neresi tam olarak? Mültecilerin bu ülkede barındırılmaması konusunda ben de sizinle hemfikirim lakin bu olayla ilgili olarak sizlerin açıkça taraflı ve aceleci genelleme safsatasına başvurduğu da bir gerçek. Bu tür safsatalı davranış ve hareketlerle hiçbir problemi çözemeyiz, hiçbir belanın altından kalkamayız. Zaten öyle de oluyor.
Reklam
Sigiriya’daki son günümde, sabahın erken saatlerinde evin iki çocuğunu öperek oradan ayrıldım. Dünyanın en etkileyici tren yolculuğunu yapmak üzere Kandy’ye gidecektim. Modern köle olduğum zamanlar, bu trenin fotoğraflarına internet üzerinden bakarak içinde olmayı hayal ederdim… Kader işte, şimdi buradaydım. Kandy’den Ella’ya uzanan tren yolculuğu, hayatta yaşayıp hissedebileceğimiz en büyülü yolculuklardan bir tanesiydi. Tren garına gittim ve gişedeki adama sordum: “Kandy-Ella bileti ne kadar?” “Bir buçuk dolar,” dedi, ağzında paan isimli yaprağı çiğneyerek yere tükürükler saçan adam. İnanamıyordum, tam yedi saat sürecek olan dünyanın en büyülü tren yolculuğu sadece bir buçuk dolardı… Atladım o meşhur mavi trene. Her yerde yine renk cümbüşü kıyafetleriyle Sri Lankalılar ve tabii ki sırt çantalı gezginler vardı. Koltuk numaramı bulup oturdum. Ama iki dakika sonra trenin içinde oradan oraya süzülerek geçirecektim. En sevdiğim müzikleri açtım ve tren vagonunun açık kapısının ucuna oturup ayaklarımı sallayarak yolculuğa devam ettim. Vagondan dışarıyı seyrederken gördüğüm manzaralar sanki çoçukluğumda annemle babamın arasında uyurken gördüğüm rüyalara benziyordu. Bu tarz olayları anlattığımda annem, babam ve ağabeyim bazen hafızamın gücünden dolayı ürperiyorlardı… Çünkü unutmuyordum. Unutamıyordum. Bu o rüyaydı. Yeşillerin arasından bilinmezliğe doğru yol alıyorduk.
Sayfa 64
Emirhan
Yanıma bir tane gezgin geliyor, bir hayat hikayesi dinliyordum. Sonra o gidiyor, başka bir gezgin geliyor ve onun da hayat hikayesini dinliyordum. Böyle öğreniyorduk yollarda… Esmer tenli Latin bir kadın geldi yanıma. “Selam. Oturabilir miyim? Müzikler çok güzel.” “Tabii.” “Nereye gidiyorsun?” “Bilmem, gidiyorum öyle ama Ella’da ineceğim sanırım. Sen nereye gidiyorsun?” “Benim de özellikle gittiğim bir yer yok. Aklıma esen yerde ineceğim. Seninle gelsem olur mu?” “Olur.” Arjantinl Camila on dokuz yaşında, tek başına dünyayı gezen bir kızdı. İlk cümlelerinin “Nerelisin?”, “Kaç ülke gezdin?” gibi sorular olmaması ve insanların çok büyük bir bölümü gibi dur durak bilmeden kendinden bahsetmemesi onu gözümde ilginç kılıyordu. Esmer teni, dalgalı gür saçları ve keskin yüz hatları olan çok güzeli bir kızdı Camila. Arjantin’in Cordoba şehrinde müzisyenlik yaparken bunalıma girip kendini yollara vurmuştu. Cesareti, güzelliği ve tekdüze olmaması hepimizin yaşadığı ve o katlanılamaz buhranı süpürürcesine etkilemişti beni. Vagondan aşağı bacaklarımızı sarkıtarak, saatlerce süren derin sohbetler eşliğinde pirinç tarlalarını, ince belli palmiye ağaçlarını ve yeşilin bin bir tonunu içimize çekerek yol alıyorduk. Bazen hiç konuşmadan dakikalarca manzaralara dalıyorduk. O da benim gibi kendini sürekli konuşmak zorunda hissetmiyordu. Bu huzur vericiydi. Ella’ya vardığımızda bu yolculuğun gerçek olup olmadığını birbirimize sorduk. “Çağatay, ya her şey bir simülasyonsa? Buna inanıyor musun?” “Ben biraz bilinmezciyim ama hayatı anlamlandırmaya başladığım günden beri evrenin karşıma çıkardığı olayları, bu doğaüstü dengeyi, neden sonuç ilişkisini, yediğim bir ejder meyvesinin tadını ve suya dalıp küçük balıkları avlayabilen örümcekleri düşününce hayatta her şeyin mümkün olduğuna inandım.” “Daha iki ay önce Cordoba’da sinir krizleri geçiriyordum. Şu an ise aklıma takılan hiçbir şey yok. İnsan uçan bir kuşu, tenini ısıtan güneşi, yüzünü yıkamak için avucuna aldığı dere suyunu görüp de nasıl her şeyi bu kadar kafasına takabilir ki?” “Her şey bir simülasyon Camila, her şey.” “Hahaha, şimdi inince hindistancevizi suyu içeceğim. İsterse simülasyon olsun! Tadını alacağım ya! O bana yeter.”
Başkent Kolombo’dan trene binip Kandy şehrine, oradan da bir otobüse atlayarak Dambulla’ya geçtim. Otobüste tanıdığım yerli bir aile gitmek istediğim Sigiriya köyünde yaşıyordu. Oraya gideceğimi söylediğimde, beni hiç tanımadıkları halde evlerine davet ettiler. Hep birlikte Dambulla’dan Sigiriya’ya gitmek üzere küçük bir minibüse atladık ve çok geçmeden gideceğimiz yere vardık.
Sayfa 52
Emirhan
Ne gönlü bol, ferah ve huzurlu insanlar ki bu kadar rahat davet ediyorlar… Halbuki biz şehirliler için oralar genelde ayak atılmayacak kadar çirkin, pis yerler olarak tasvir ediliyor…
Tüm alışverişi tamamladıktan sonra Ali’yi aradım ve arabasıyla geldi. Beni ve Rita’yı Lübnan’ın güneyine, aynı çadır alanına götürdü. Arabamızın yaklaştığını gören çocukların bize doğru koşuşlarını izliyordum. Tüylerim diken diken olmuştu. Kırağı düşmüş toprak zeminde yalınayak bana doğru kahkahalar atarak koşan çocukların bulundukları ortam onlar için bir önem arz etmiyordu çünkü muhtemelen daha iyisini hiç görmemişlerdi. Hediyeler de umurlarında değildi. Bir yabancı gelmiş ve onlarla vakit geçirip oyunlar oynatacak diye seviniyorlardı. Kamp alanında bulunan çocukların tamamına yakını hasta gözüküyordu. Ellerinde ve yüzlerinde enfeksiyonlu yaralar vardı ve kıyafetleri kir içindeydi. Kiminin ayakkabısı, kiminin ise kış günü kalın bir giysisi yoktu. Güçlü olmaya ve gücümü yitirmemeye çalışıyordum. Rita’ya baktım. Hüngür hüngür ağlıyordu. Ali’ye baktım, çaktırmadan cebinden çıkardığı peçeteyle gözlerini siliyordu. Karşıma çıkan talihsizliklere rağmen bu yolculuk beni ilk haftasında babamın ettiği duayla vicdanlı yüreklerle tanıştırmıştı; Nan, Loreto, Ali, Rita ve Imad… Çocuklarla tekrar oyunlar oynayarak sohbetler ettik. En sonunda arabanın bagajını açarak, “Türkiye’den size hediyeler var!” diye bağırdım. Hep bir ağızdan çığlık atan çocuklar arabanın yanında bir halka oluşturdular. Savaş yüzünden evlerinden olan ve hatta birçoğu annesini babasını kaybeden bu çocukların gülümsemelerine sebep olmak içimdeki tüm hücreleri tazelerken sahip olduğum his hayatımın geri kalanı boyunca bağımlılık yapacaktı. Adımı öğrenmişlerdi. “Çağatay!” ve “Türkiye” diye bağırıyorlardı. Kendimi onların yerine koyduğumda, o içinde eşya olmayan soğuk çadırları, Lübnan devletinden gelecek erzak yardımına muhtaç aileleri, hastalıkla boğuşan çocukları düşündüm. Bazen kahpeydi hayat. Öğretirken
Sayfa 45
Emirhan
Bu kesinlikle olmak istediğim kişi ve içinde olmak istediğim hayat…
Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Potansiyelimizi ölçmek için uzun bir süre kendimizle hiç baş başa kalmış mıydık? Sistem bize kim olduğumuzu söyledi ve biz de kabul ettik. Ben ömrümün en verimli çağında, yirmi yedi yaşında, hayatımı dört duvar arasında, floresan lamba altında, bilgisayar başında çürütmeye karşı çıktım. Bunu yapan, bunu yapmak zorunda olan herkese saygı duyuyorum ama ben henüz enerjim ve gücüm varken dağlara bayırlara tırmanıp okyanusları izlemeyi, kanyonlardan atlamayı, motorla Vietnam’ı turlamayı, sonunu hiç düşünmeden bulunduğum değerli anın tadını çıkarmayı seçtim. Eksik kalan eğitimimi yollarda tamamlamaya, bilmediğim hayatları görüp karşıma çıkan herkesten kendime bir şeyler katmaya, bunu yaparken hayatın tadını çıkarıp mutlu olmaya, daha güzel, daha iyi bir insan olmaya ant içtim. Zengin olmak belki onların umurundaydı ama benim değil. Ben zenginliği ruhsal doygunluğumla, iç huzurumla, kalplerin ve gönüllerin yüceliğiyle ölçtüm hep. Belki de çok tozpembe görüyorum, evet. “Çalışmadan, para kazanmadan nasıl yaşayacaksın? Her şey böyle kolay mı sanıyorsun?” “Peki, gerçekten umurunda olduğu için mi soruyorsun yoksa bir çıkar yolu bulup acaba ben de bu bokun içinden çıkabilir miyim diye mi?” Hayat çok kısa, gençliğimiz ondan daha kısa ve inanın hayat risk almaya değer. Bu dünyadan en azından birkaç kişiye ilham olmadan gitmeyeceğim; modern bir köle olmayacağım. Kimsenin bana kim olduğumu söylemesine izin vermeyeceğim. Kimsenin bana ne yapmam gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymayacak bir insan olacağım. Belki aç kalırım, evim olmaz, arabam olmaz, kendime son model bir telefon alamam, marka tişörtler giyemem. Ama ne olur, biliyor musunuz? En azından … boktan bir koltuk takımı alabilmek için beş ay çalışıp ruhumu kirletmek zorunda kalmam ya da var olan
Sayfa 23
Emirhan
Çocukluğumdan beri söyleyegeldiğim şeyler…
Reklam