Emirhan

Wilson kırk iki yaşında eski bir diplomattı. Amerika Birleşik Devleti’nin başkenti Washington D.C.de diplomat olarak çalışırken istifa ediyor ve kendini yollara vuruyordu. Ön kısmı dökülmüş uzun sarı saçları, sürekli giydiği gri şort ve düşük omuzlarıyla değişik bir adamdı. Kendisi hakkında sorular sormadığın sürece hiçbir şahsi bilgi vermiyordu. Aslında bu güzel bir şeydi. Aylardır yollarda olan Wilson, aynı zamanda Amerika’da Türkçe dersleri almış ve hâlâ birçok kelimeyi hatırlıyordu. Neden Türkçe öğrendiğini sorunca, “İşim gereği,” diyerek geçiştiriyordu. Gerçekten gizemli bir adamdı.
Sayfa 105
Reklam
Yaklaşık bir saat uyuduktan sonra kalkıp hostelin ortak alanına doğru yürürken tanıdık bir ses duydum. “Heeeeeey. Çağatayyyyy!” Arkamı dönüp baktığımda şaşkınlığımı gizleyemedim… Sri Lanka’nın Hikkaduwa bölgesinde aynı hostelde kaldığım İranlı Amin, Malezya’ya, hatta Kuala Lumpur şehrine gelmiş ve hiç haberi olmadan şehirdeki yüzlerce hotel arasından benim kaldığım hosteli tercih etmişti. Henüz dört-beş gün bambaşka bir ülkede kaldığımız hostelde bitmek bilmeyen istekleriyle başımı şişiren o adam, kilometrelerce ötede başka bir ülkede, aynı şehirde ve aynı hostelde karşıma çıkıyordu. Sadece bir tesadüf müydü yoksa bana kaderimin bir oyunu muydu bu? “Hey, Amin! Nasılsın dostum?” “Harikayım ben. Seni hangi rüzgar attı buraya? Ne yapıyorsun? Ne zaman geldin? Yarın nerelere gideceksin? Beraber gezelim mi? Akşam yemeği yedin mi? Dizüstü bilgisayarını kullanabilir miyim? Hangi odada kalıyorsun?” Bu soruların hepsini tek bir nefeste sordu. Uykudan yeni kalktığım için biraz afallamıştım. “Amin, bir saniye, bir saniye. Dostum çok yorgunum. Daha birkaç saat önce geldim ve bilgisayarda işlerimi halletmek istiyorum, ama onu sonra kullanabilirsin. Olur mu?” “Tamaaaaam. Tabii tabii, hangi odada kalıyorsun?” “İyi geceler.” Sol taraftan ortak alana gider gibi yapıp sağa döndüm ve Mert’in yanına uğradım. “Mert inanmazsın. Ne anlatacağım sana…” “Ne oldu?” “Sri Lanka’nın Hikkaduwa bölgesinde bir hostelde İranlı biriyle tanışmıştım. Sürekli konuşuyor, nefes aldırmıyordu. O çocuk şu an burada, aynı hostele gelmiş. Bu nasıl iştir…” “Amin mi? Hani şu sürekli isteklerde bulunan adam?” “Evet.”
Sayfa 101
Öğrenmemiz gerekeni öğretene kadar hiçbir şey hayatımızdan çıkmıyordu. Talihsiz durumlarla, acı çeken insanlarla karşılaşmamızın ya da onların var olmasının ya da bir yerlerde acı çekmemizin bir nedeni olmalıydı. Yaşadıklarına ve yaşayacaklarına, kazanacağın öğretilere tüm kalbinle teslim ol ve kötü durumlarda hiçbir zaman umudunu kaybetme.
Sayfa 97
Doktor Damien’in arkadaşı olduğu için iki dolar gibi komik bir ücret ödedim. Kadın doktora durumumu anlattım: “Hikmaduwa’da bir klinikte çalışan doktor bana bu ilaçları verdi.” İlaçlarını eline alarak incelemeye başladı ve sonra kahkaha attı. “Bu ilaçlar öksürük için, hahaha!” “Gerçekten muhteşem klinikleriniz var Sri Lanka’da.” “Küçük kliniklere gitmemelisin. Onlar bir şey bilmezler. Sen nerelisin?” “Türküm.” “Tarkaaaan! Ah Tarkan… İlk ve tek aşkım,” dedi ve önündeki bilgisayardan Tarkan şarkısı açtı. Sri Lanka’nın ücra köşesi Moratuwa’da bir hastanede kadın Tarkan diye sayıklıyordu… Tarkan’ın gerçekten ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu yine anlıyordum.
Sayfa 92
Yaşlı kadın merhem getirmeye giderken, yatağa oturmuş, yere bakarak düşünüyordum. İyi insanlar dünyanın her yerinde vardı. Nereli olduğu, dini, dili, ırkı ya da ten rengi hiç ama hiç önemli değildi. Bu Sri Lankalı yaşlı kadın, hiç tanımadığı genç bir adama güvenip evine alıyor ve onun ayağını iyileştirmek için çabalıyordu. Karşılıksız sevgiydi bu. Merhemi ayağıma sürdü ve güzelce temiz bir bezle sardı. Çayımı getirdi. Tokum dememe rağmen çekinip söyleyemeyeceğimi düşünerek ekmeğe de biraz reçel sürüp uzattı. Vantilatörü çalıştırdı ve odadan çıktı. Çayımı içer içmez yorgunluktan uyuyakaldım. Dört saat boyunca aralıksız uyudum.
Sayfa 91