Köyün ıssız sokaklarından evime dönüyordum. Dolunay, bir yangının kızıllığı gibi kıpkırmızı, garnizonun yüksekli alçaklı yapılarının ardından kendini göstermeye başlamıştı. Lacivert gök kubbede yıldızlar sakin, parıldıyorlardı. Bir zamanlar, küçük bir toprak parçası veya uydurduğumuz bir takım haklar için aramızda çıkan ufak sorunların çözümünde gökyüzündeki yıldızların çok etkili olduğunu iddia eden pek akıllı, bilgili insanların olduğunu düşündükçe içimden gülmek geliyordu...
Sonra ne oldu? Onların düşüncesine göre, yalnızca insanların savaşlarını ve zaferlerini aydınlatmak için yanan bu lambalar aynı biçimde yanmayı sürdürüyorlar, oysa onların tutkuları da, umutları da, (tasasız bir gezginin orman kenarında yaktığı bir ateş gibi) kendileriyle birlikte sönüp gittiler! Ama, gökyüzünün bütün varlıklarıyla birlikte kendilerini sessiz de olsa, sürekli bir ilgiyle gözetlediği düşüncesi kim bilir nasıl bir kendine güven veriyordu onlara. Oysa bizler, onların yeryüzünde inançsız, gurursuz, zevksiz ve korkusuz dolaşan zavallı torunları, kaçınılmaz sonun yüreğimizi sıkıştıran düşüncesinden başka, insanların mutluluğu için de, kendimizin mutluluğu için de büyük özverilerde bulunma yeteneğine sahip değiliz. Çünkü mutlu olmanın olanaksız olduğunu bildiğimiz için, atalarımızın, onların ne kadar güvenilmez, (ama ruhun insanlarla veya kaderle savaşında gerçek bir haz veriyordu onlara bu) hatta belirsiz olduklarını bilmeden bir yanlışlıktan ötekine kapıldıkları gibi biz de, kuşkuların ne kadar güvenilmez, hatta belirsiz olduğunu bile bile, gönül rahatlığıyla, bir kuşkudan ötekine kapılıyoruz...