Emirhan

Her şeyden kuşku etmeyi seviyorum ben: Aklın bu durumu kişiliğin sağlamlığına engel değildir... Tersine, bana gelince, önümde beni neyin beklediğini bilmezsem, her zaman daha bir cesaretle atılırım ileri. Öyle ya, ölümden kötü bir şey yoktur, ölümden de kaçamazsınız!
Sayfa 223 - İletişim Yayınları
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yürüdük. Olan biteni anlattılar, bu arada, ölümünden yarım saat önceki, onu kaçınılmaz bir ölümden kurtaran garip alınyazısıyla ilgili çeşitli düşüncelerini de katıyorlardı araya. Karanlık sokakta yalnız başına yürüyormuş Vuliç, sarhoş bir Kazakla karşılaşmış. Biraz önce bir domuzu doğramış Kazak, Vuliç durup "Kimi arıyorsun, dostum?" diye sormasaymış Kazak geçip gidecekmiş yanından. Ama "Seni arıyorum!" diye karşılık vermiş Kazak ve kılıcını Vuliç'in omzuna indirip neredeyse kalbine kadar yarmış. Karşılaştığım, katili arayan iki Kazak yetişip yaralıyı kaldırmışlar yerden, ama o sırada son nefesini vermiş, yalnızca iki sözcük söyleyebilmiş. "O, haklıydı!" Bu iki sözcüğün gizli anlamını yalnızca ben anlayabilmiştim: Benim için söylemişti bunu; farkında olmadan açıklamıştım zavallının kaderini. Sezgim yanıltmamıştı beni: Değişen yüzünde yakın bir ölümün izini görmüştüm. Bütün bunlardan sonra kaderci olmaz da ne yapardı insan? Ama bir şeye tam inanıp inanmadığını kim bilebilir? Ayrıca, duygularımızın yanılmasını veya mantığımızın yanlışını çoğu zaman gerçek inançlarımız sanan da bizler değil miyiz?
Sayfa 223 - İletişim Yayınları
Böyle bir düşünce geçiyordu aklımdan. Engel olmuyordum düşüncelerime, çünkü soyut bir düşüncenin üzerinde durmayı sevmem. Ne yararı vardır bunun? İlk gençlik yıllarımda hayalperest biriydim. Ele avuca sığmaz, doymak bilmez hayal gücümün önümde biçimlendirdiği kimi zaman iç karartan, kimi zaman insana neşe veren hayallere dalıp gitmeyi çok seviyordum. Peki ama geriye ne kaldı o hayallerden? Yalnızca, bir kabusla bütün gece boğuştuktan sonra sabahleyin insanın üzerine çöken bitkinlik gibi bir yorgunluk ve acılarla dolu bulanık bir anı... Bu boş savaşta gerçek bir yaşam için zorunlu olan ruhsal heyecanımı, irade direncimi yitirdim. Daha önce kafamda yaşadığım bu hayata daldım ve bir insanın, okuduğu bir kitabın kötü bir kopyasını okurken duyduğu can sıkıntısını, tiksintisini duyuyorum. O akşamın oldukça derin bir etkisi olmuştu üzerimde ve sinirlerim bozulmuştu. Şimdi alınyazısına inanıyor muyum, inanmıyor muyum kesin bilmiyorum. Ama o akşam yürekten inanıyordum. Delil apaçık ortadaydı. Atalarımızla da, onların hizmetindeki astrolojiyle de alay etmeme karşın, farkına varmadan onların gittikleri yola sapmıştım, ama tam zamanında ayrılmıştım bu tehlikeli yoldan. Hiçbir şeyi kesinkes yadsımanın veya hiç kimseye körü körüne inanmanın doğru olmadığını prensip edindiğim için metafiziği bir kenara attım ve bastığım yere bakmaya başladım. Tedbirli oluşum çok işime yaramıştı:
Sayfa 221 - İletişim Yayınları
Köyün ıssız sokaklarından evime dönüyordum. Dolunay, bir yangının kızıllığı gibi kıpkırmızı, garnizonun yüksekli alçaklı yapılarının ardından kendini göstermeye başlamıştı. Lacivert gök kubbede yıldızlar sakin, parıldıyorlardı. Bir zamanlar, küçük bir toprak parçası veya uydurduğumuz bir takım haklar için aramızda çıkan ufak sorunların çözümünde gökyüzündeki yıldızların çok etkili olduğunu iddia eden pek akıllı, bilgili insanların olduğunu düşündükçe içimden gülmek geliyordu... Sonra ne oldu? Onların düşüncesine göre, yalnızca insanların savaşlarını ve zaferlerini aydınlatmak için yanan bu lambalar aynı biçimde yanmayı sürdürüyorlar, oysa onların tutkuları da, umutları da, (tasasız bir gezginin orman kenarında yaktığı bir ateş gibi) kendileriyle birlikte sönüp gittiler! Ama, gökyüzünün bütün varlıklarıyla birlikte kendilerini sessiz de olsa, sürekli bir ilgiyle gözetlediği düşüncesi kim bilir nasıl bir kendine güven veriyordu onlara. Oysa bizler, onların yeryüzünde inançsız, gurursuz, zevksiz ve korkusuz dolaşan zavallı torunları, kaçınılmaz sonun yüreğimizi sıkıştıran düşüncesinden başka, insanların mutluluğu için de, kendimizin mutluluğu için de büyük özverilerde bulunma yeteneğine sahip değiliz. Çünkü mutlu olmanın olanaksız olduğunu bildiğimiz için, atalarımızın, onların ne kadar güvenilmez, (ama ruhun insanlarla veya kaderle savaşında gerçek bir haz veriyordu onlara bu) hatta belirsiz olduklarını bilmeden bir yanlışlıktan ötekine kapıldıkları gibi biz de, kuşkuların ne kadar güvenilmez, hatta belirsiz olduğunu bile bile, gönül rahatlığıyla, bir kuşkudan ötekine kapılıyoruz...
Sayfa 220 - İletişim Yayınları
Ve şimdi bu sıkıcı kalede sık sık geçmişi düşündüğümde soruyorum kendime: Kaderin önünde açtığı, beni sakin bir mutluluğun, huzurun beklediği o yoldan niçin gitmedim? Hayır, öyle bir hayat bana göre değildi! Ben bir korsan gemisinin güvertesinde doğmuş, büyümüş bir gemici gibiyim. Onun ruhu fırtınalara, çarpışmalara alışıktır ve kıyıya atıldığında, gölgeli koruluk ne kadar çekerse çeksin onu, dost güneş ne kadar gülümserse gülümsesin ona, canı sıkılır, acı çeker. Kumsalda dolaşır bütün gün, birbiri arkasından kıyıyı döven dalgaların tekdüze uğultusunu dinler, sisli enginlere bakar: Mavi derinlikleri gri bulutlardan ayıran o soluk çizgide, önce bir martının kanadına benzeyecek, ama sonra yavaş yavaş dalgaların köpükleri arasından sıyrılacak ve bu ıssız limana koşar adımlarla yaklaşacak olan umutla beklediği o yelken görünüyor mu diye...
Sayfa 212 - İletişim Yayınları