Bir gün uyanıyorsun ve tüm ekranlarda aynı şey var:
“Her hafta bir kişiye mucize veriyoruz.”
Peki... gerçekten inanır mıydın?
Ya da daha önemlisi: Kazanmak ister miydin?
Bu kitap, sadece bir roman değil — bir sınama.
Mucize dediğin şeyin ne kadar karanlık, ne kadar bedelli olabileceğini sana yavaş yavaş, iliklerine kadar hissettiren bir çöküş anlatısı.
Bu kitap, sıradan bir “fantastik kurgu” değil. Sayfaları çevirdikçe aslında mucizenin değil, insanın anatomisini okuyorsun.
Her hafta canlı yayında birine verilen "mucizeler", umutla açılıyor ama bazen... ölümle kapanıyor.
Ve tüm dünya sadece izliyor. Sessiz. Uysal. Tüyler ürpertici biçimde normal.
Karakterler arasında dolaşırken zamanın, coğrafyanın, dilin sınırları siliniyor. Türkiye'den Amerika'ya, Rusya'dan İtalya'ya kadar uzanan bu ağ, seni görünmez bir el gibi içine çekiyor.
Ve bir noktada fark ediyorsun:
Asıl mucizeyi izlemiyorsun. Onun bir parçası olmuşsun.
Okuyup kenara koymalık değil. Okuduktan sonra “Ben olsam ne isterdim?” diye kendini sorgulatan, hatta biraz rahatsız eden bir roman.
Ve belki de en çok bu yüzden değerli. Faik Akduğan
Teknik açıdan yapılması mümkün olan şeylerin yapılması gerektiği ilkesini benimsedik. Eğer ay yolculuğu yapmak mümkünse, yeryüzünde pek çok gereksinim karşılanmadan duruyor olsa bile, bu yolculuğu yapmalıyız
Makine, insanın amaçlarına hizmet etmek yeri-
ne, onun efendisi olup çıktı. Olacakları henüz meydana gel-meden sezen Emerson' ın ifadesiyle, "Şeyler dizginleri almış eline, bizi dilediğince koşturuyor"du.