Başlarda ne okuduğumu tam anlayamadım açıkçası. Cümleler uzun, betimlemeler yoğun, karakterler uzak gibi. Ama sonra bir noktada, fark etmeden içine giriyorsun o sıcak, rutubetli liman şehrinin… o manastırın, o saçları yere kadar uzayan kızın dünyasına.
Bu kitapta aşk var evet, ama öyle basit bir aşk değil.
Yasak, karmaşık, zamanın dışına düşmüş bir aşk.
Ve arkasında din, gelenek, cehalet, hastalık, büyü, ölüm...
Hiçbir şey bağırmıyor. Her şey usulca, ama derinden işliyor insana.
Kolay bir kitap değil, ama etkileyici.
Bazı cümleleri iki kez okudum.
Bu kitap… Nasıl desem…
Hani bir odada oturuyorsun, pencerenin önünden biri geçecekmiş gibi geliyor ama kimse geçmiyor ya, işte öyle bir şey.
Sayfaları çeviriyorsun, “Şimdi kesin bir şey olacak” diyorsun. Ama en büyük olay bir tabak, bir çatal ya da içe kapanık bir bakış oluyor.
Yine de bırakmak da istemiyorsun. Çünkü bir tuhaf huzur var.
Sıkılmak ama güzel bir şekilde sıkılmak gibi.
Karakterler de tam öyle: Tanıdık ama çözemediğin insanlar gibi. Aralarındaki ilişkiler dümdüz ama bir yandan da garip bir gerilim taşıyor.
Sanki cümlelerin arasında bir sır var ama yazılmamış. Belki de Japon edebiyatı böyle mi diyorsun ama sonra… yine çatal bıçak.
Sonuç:
Bu kitapla yaşlandım ama garip şekilde sevdim.
Yavaş okunsun, çay eşlik etsin, beklentiler pencerenin dışında kalsın.