Dereye inince «su, su...» diye inledi teğmen. Yere bırakıp ağzına su akıttılar.
— Koş Haceli, sıhhiyelere haber ver. Tezgere getirsinler.
Haceli koşarak gitti.
Mahmut diz çökmüş, yüzüne eğilmişti.
— Teğmenim, nasılsın teğmenim?
Kesik kesik ıklıyordu. Başını iki yana salladı.
— Etme teğmenim, iyi ol. Bak geri püskürttük düşmanı.
— İyi, iyi...
Yüzü ışıdı biraz. Sevinmişti. Başını çevirip sağa sola baktı,
— Beni sen kurtardın teğmenim, sağ ol.
Dudakları kıpırdadı. Bir şeyler söylemek istiyordu. Mahmut yüzüne yaklaştı.
— Buyur teğmenim.
— Düşmanı koğun.
— Koğacağız teğmenim.
— Ben, iyi değilim...
Çok zor konuşuyordu.
— Mahmut, köyüne dönünce...
— Evet teğmenim?
— Bir oğlun olursa... adını Galip koy Mahmut.
Başı birden çevrildi. Mahmut’un gözleri doldu. Ne diyeceğini bilemedi. Ayağa kalkıp yukardan aşağı baktı, ölmüştü. Yirmi yaşında, uzun boylu fidan gibi bir delikanlıydı. Üstüne tekrar eğildi.
— Teğmenim, teğmenim!
— Vay, vay!..
Başını yumrukluyarak rasgele koşmağa başladı.
— Teğmenim öldü. Teğmenim, teğmenim!..
Deli gibiydi. Zor yakalayıp yatıştırmağa çalıştılar.
Hamdi de ortalarda yoktu. Bacağından yaralandığını, sıhhiyelerin götürdüğünü öğrendiler. Yarası pek ağır değildi. Daha çok teğmen için üzülüyorlardı.