Martıların çığlıkları, vapurların kısa sesleri, limana giren büyük bir geminin tok, uzun sesi günü ağırlaştırıyordu. Tüm bu gürültüler okulun bahçe duvarlarını aşarak bana ulaştığında o ağlama isteği yeniden göğsümü zorlamıştı.
Zencefil, kekik, karabiber, sarısabır, sarıkantoron, kınakına, ısırgan tohumu. Ah hepsi hastalık için alınmıştı aktardan, yemeğe konmak için değil. Ev eczaneye dönmüştü. Alman malı iki boy porselen havan bile almıştık. Kim bu çaredir dese, hemen işe koyuluyorduk. Bin bir reçete denedik, yeter ki hastane olmasın, aman olmasın diyerek. Kimi defa balla kınakına melisa kaynatılıp içirilecekti, kuvvet versin diye... Ne umutlardı, ne beyhude hevesli bekleyişlerdi, geçti gitti, geçti hepsi. Neyse...
Bana masal anlatmalarını isterdim. Nasıl bir masal olduğu ya da aynı masalın kaç kez anlatıldığı hiç önemli değildi. Tümünü sevinçle dinlerdim. Seslerinin tınısıyla bir bulut kümesine dalarmışçasına bedenimin uçuştuğunu duyumsar, gecenin içinde eriyip giderdim.